1 Temmuz 2010 Perşembe

Kıyıköy, balık ağları ve rüzgar…

Bu gün size köşemden tatilimi ve tahlillerimi aktaracağım. Kırklareli’nin bir sahil kasabası olan Kıyıköy’e gittim. Burası artık benim son 14 senedir vazgeçemediğim bir yer... Mahmutbey gişelerinden sonra, 140 kilometre uzakta, İstanbul’dan ortalama 2-3 saatte gidilebiliniyor. Edirne yönüne doğru önce Çerkezköy ayrımını, sonra Saray ayrımını takip edip, buradan da ağaçlı yoldan Kıyıköy'e varabilirsiniz. Saray-Kıyıköy arası ise 30 kilometre. İki yanı ayçiçekleri ve böğürtlenlerle kaplı, virajlı ama temiz bir asfalt yoldan sonra Kıyıköy'e ulaşılıyor:)) Böğürtlenlerin çoğunu ben yedim, ama hala her yerde dolu dolu böğürtlenler var:))) Hepinizin görmesini tavsiye ederim, balık seviyorsanız hımm, tam yeri dostlar, eğer isterseniz mutlaka orada bir saat önce tutulmuşunu kolaylıkla bulabilirsiniz, hatta siz bile tutabilirsiniz... Burası doğası bozulmamış köy havası ile sinirlere ilaç bir yer. Tavsiye ederken bile ürküyorum ya insanoğlu burayı da keşfederken zarar verirse diye (hala sokaklarında pet şişe ve çöpleri yok, yaa işte bu kadar temiz) ama hepimizin bu kadar vurdumduymaz olmadığına dair benim hala umutlarım var ve herkesin burayı keşfetmesini istiyorum. Burada yaşayan Kıyıköy yerlisinin bütün bir yıl boyunca ne yaptığını merak edenler için biraz bilgi veriyim isterseniz. Aslında Kıyıköy adından da anlaşılacağı üzere deniz kenarında olan bir köy. Halkının büyük çoğunluğu balıkçılıkla geçiniyor. Balıkçılık doğaya teslim olmuş bir yaşam biçimidir. Çünkü kaderler rüzgara, yağmura, dalgalara, balığın keyfine bağlıdır. Burada yaşayan insanlar ve canlılarda ilk dikkatimi çeken, şehir yaşamına inat, panik anarşisinden sıyrılmış bir yaşam biçimi (hiç abartmıyorum) Buranın ve hemen hemen tüm Anadolu’da yaşam kalıpları, doğum, düğün ve ölümle şekilleniyor. En idealist olanının hayalleri şehir insanının sıradan fikirlerinden öte gidemiyor. Köylü kadın kızım evlensin, oğlum askere gitsin gelsin, iş tutsun sınırlarında hala. Gençler teknolojiyi birbirlerine üstünlük sağlamak için kullanıyorlar, interneti arkadaş bulmak ve sohbet etmek için kullanıyor, son model cep telefonlarına sahip olmanın dışında hiçbir yeniliğe yakın ve ilgili değiller. Kadınlarda kozmetik sektörüne ve elektronik ev eşyalarının her şeyine yakın olmanın dışında başka bir merak gözlemlemedim. Üretim, fikir, yenilik, gelişme ve girişim yoktu, ne yazık ki güzel görünme dürtüsü insanoğlunun ilk saplantılarından biri olarak devamını sürdürüyor. Bazılarının hedeflerinde (hepsinde değil) biraz daha toprak sahibi olmak var (oda kendileri için değil çocukları için). Gözlemliyorum, insanların balık tutamadıkları günler için yaklaşımları hep uğursuzluk ve olumsuz gelecek kaygılarıyla dolu. Balığın kendince çizdiği rotayı, insanca bir direnişle yenmek için olağan üstü gayretle yenmeye çalışan balıkçılar, aniden çıkan bir rüzgârla bütün olasılık hesaplarının yanında bu ani sürprizle hem hayatta kalmak, hem de balığı yakalamak için rutin olarak mücadele veriyorlar. Fırtınada denizin dalgalı olması balığa kendini odaklamış balıkçılar ve bu balıkçı köyü, üzerine ölü toprağı serpilmiş bir yer oluyor. Umutları ve beklentileri altüst olmuş insanlar havayı üzerlerinde dolaşan lanetin kalkmasını bekler gibi tepelerde ve balıkçı kahvelerinin önünde bekliyorlar. Balığa endeksli, bütün bir yıl içinde bulunduğumuz şu birkaç ayın bereketi ile geçinecek bu insanlar için olumsuz hava koşulları ile karşılaşmak gerçekten bir felaket. Gündüz ağlarını tamir eden balıkçılar, gözleri ufukta gökyüzünü ve rüzgârı bekliyorlar. İyotun ve tuzlu suyun insanı günbegün bitirdiği düşünüldüğünde balıkçıların doğaya teslimiyeti daha bir manidar geliyor. İlknur BEKTAŞ

Hiç yorum yok: