1 Temmuz 2010 Perşembe

Korku Tünelinde Yolculuk

Ben bu gün sizlere son günlerde siyasetin ve politikanın ne kadar çalkantılı olduğuna dair kaygılarımdan bahsetmeyeceğim. Zira bir seçim sürecine girdik, hala bitmeyen kavgalar ve itirazların fırtınaları var, ortalık toz duman. *** Tam olarak sonunu kestiremediğim bir misafir ağırladık. Obama’nın gelişi ve gidişi birçok soruları ve sorunları beraberinde getirdi. Açıklanmayan beklentilerin konuşulduğu ve sözlerin verildiğine dair her kafadan bir ses çıkıyor ki gerçekten ilgili ilgisiz herkesin karnını ağrıtan cinsten şeyler bunlar. Gelecek adına gergin bir bekleyiş var sessiz çoğunlukta. Kardeş kardeşe küslüğe ve akabinde düşmanlığa dönerse diye pek çoğumuzun yüreği ağzında. Bazen kardeşlerin arasında tartışmalar olur buna itirazım yokta, küslüğün ne olarak fatura edeceğini hesaplayanlara çok bozuluyorum. Bizde, kardeşliğinin ederini hesaplamak Müslüman, Türk kimliği ile örtüşmez. Zira hesapladığımız şey kar, zarar ortaklığı değil, bir şirketin mali raporlarını incelemiyoruz, aynı kanı taşıdığımız bir soyun ve bizim ortak geçmişimizi masaya yatırıyoruz. Üzerine üzerine gidişimiz bundan. Verilecek her karar, atılacak her adımın devletleri ve milletleri ilgilendirdiği gerçeğini göz önüne alınca, bu vebali alanların pek rahat olmamaları gerektiğini düşünüyorum. Buradan Ermenistan kapısı açılmamalı gibi bir görüş çıkarılmasını da istemiyorum. Ermenistan ile Türkiye ilişkilerini, karmaşık ve keskin bıçak olduğu bir gerçek. Fakat aynı zamanda dünya ekonomisinin yokuş aşağı büyük bir hızla gittiği bir dönemde, bizim sınırımızda, bize kültürel olarak çok benzeyen, yiyecek içecek, sektörü başta olmak üzere sanat ve müzik kültürlerimizin de birebir benzeştiği göz önüne alındığında vazgeçilmemesi gereken büyük bir pazar olduğu da unutulmamalı. Her iki tarafın aslında birbirleriyle tamamı kötü anıları yok. Belki bazılarının kötü anıları vardır, tıpkı bizim olduğu gibi. Bunları tıpkı kan davasını sürdürmek ve sürdürmemek gibi düşünüyorum. Düşmanlığı körüklemek kolay ve bunu isteyen lobilerin varlığı da malum. Birde geçmişin hesabını bir kenara koyup önümüzü görmek gibi bir erdemle yaklaşmak, akıllıca, tavizlere daha duyarlı olarak denesek nasıl olur? Bu sınır kapısı hem bizim için hem Ermenistan ve Azerbaycan için çok elzem ve ivedi bir dönüm noktası. Altın tartar gibi tartmak lazım her kararı. Geçmişe ve geleceğe imza atmak zor karar. Bu hassas ve uzmanlık gerektiren konu da değil anlatmak istediğim ama vicdanımın sesi sessiz duramadı yine. *** Beni asıl rahatsız eden ülkemizde eğitim ve kadına değer verilmemesi üzerine giden bir kurumun başındaki proje sorumlusu olan Türkan hanımın şahsında tüm eğitim gönüllülerinin aldıkları yaradır. Türkan Saylan, benimde hayranlık duyduğum birçok projeye imza almış. Cumhuriyet’in kadınlara verdiği eşitlik ve eğitim haklarını kazanamayanlar için verdiği çabadan dolayı her türlü övgüyü hak etmiş biridir. Bundan üç, dört sene önce okuma yazma bilmeyen bir köy kızının kendisini fark etmesini işleyen bir sinema film senaryosu yazmıştım. Bu filmi yazarken bu kızı kurtaran ona yol gösteren, örnek bir kadın rol model gerektiğini düşünüyordum. Hemen aklıma Türkan Hanım geldi. Onun hayatını ve çalışmalarını inceledim. İşte bu dediğim bir anısını okuduğumda gece saat dörttü ve ben hüngür hüngür ağlıyordu. Beni ağlatan o anısı söyle idi. “Siirt'in Pervari İlçesi'nin Kaymakamı bir gün telefon açıp, ilçesindeki 17 kızın 8. sınıfı bitirdiğini ve o güne kadar ilçeden hiçbir kızın liseye gitmediğini söyleyerek Türkan hanımdan yardım istiyor. Diyor ki, 'Eğer bu 17 kıza burs bulursanız, ben babalarını ikna ederim ve onları liseye yazdırırım.' O, 17 kıza burs bulunuyor; o kızlar okula gidiyor; aralarından üniversiteye gidenler de oluyor. Bu bir milat oluyor ÇYDD için. Doğu ve Güneydoğu'daki ilçelerden her yıl ortalama 20 kızın mezun olduğunu görüp, bu sayıyı arttırmak için bu kızlara burs sağlamaya çalışıyorlar. Böylece her ilçeden talepler yağmaya başlıyor derneğe. Tunceli'den 400 başvuru geliyor. Ne yapacağız, nasıl bulacağız diye düşünürlerken Sibel Asna aracılığıyla Turkcell'den yardım eli uzanıyor ve 5 bin kıza verilen bursla Kardelenler Projesi başlıyor. Çağdaş yaşamı destekleme derneğinin tüm Türkiye’de faaliyetleri başarı ile yürümeye başladığında artık böyle bir sorun kalmadı. Bu çok büyük bir gelişme. Yeter ki öğretmen olsun köyde, orada yaşasın, lojmanı olsun. İlkokulu bitiren kız, okumak istiyorsa bir yolunu bulup, muhtara, jandarmaya gidiyor, valiye mektup yazıyor ve kendine burs olanağı yaratıyor. Bir de yurt olsun ilçelerde. Mesela Midyat'a iki yurt yapıldı, yine de yetmiyor. Yurt müdürü telefon etti, 'Hocam ne yapacağımı şaşırdım, hiç yer kalmadı ama 5 tane kız geldi, kapının önünden ayrılmıyorlar. Bir yurt daha yapın' ne olur dedi.” Düşünsenize bir kartopu atıyorsunuz o bir anda çığa dönüşüyor Türkan Hanım ve ekibindeki her birey için ne kadar muazzam bir başarı ve sevinç, gurur duymamak mümkün mü? Sivil toplum kuruluşlarının kızların okuması ile ilgili çalışmalarının, özü özeti. Anadolu kırsalında, okumak isteyen ama okutulamayan kızların kaderini değiştirmek. Akıbetleri mutsuz evlilikler, istenmeyen sevgisiz çocuklar ve hepimizin geleceği adına saygın bir duruştu. Kadının yalnızlığa mutsuzluğuna gömülmesinin ve kullanılmasının önüne geçmek için çalışan herkese bir kadın olarak bende minnettarım. Ben o senaryoyu daha yazmadan Sezen Aksu’nun “Farkındayım” şarkısına takılmıştım. Zaten bu filmin çıkışı da bu şarkıya aitti benim için. Bu kızı yaşatmak ve bu kızı büyütmek üzerine bir hayaldi benimkisi de. Oyuncusundan, yönetmenine, mekânından, müziklerine her şeyi hazır, çekim tarihleri belirlenmiş olan filmimiz, son anda sponsorların destekten vaz geçmesi ile rafa kalktı. Sezen hanım ve ekibi ile görüşmelerimde bu fikir ve çıkışı çok değerli bulunmuştu. Festivallik bir filmdi. Bizde aksiyonsuz filmler pek tutmaz. Dünyadan ödül alır diyerek projeden son anda vazgeçildi! (Bize ödül değil para lazım denildi demek ki.) Filmin ana fikri; bir kızın okumak ve ilerlemek için ölümüne çabası, kendi ayaklarının üzerinde durma isteği, zorla evlenmeye hayır demesi, bir eşya ve bir mal olmadığını ispatlaması idi. Şimdi benim gelmek istediğim nokta. Sosyal sorumluluk projelerine bütçe ayıran ve bununla vergi indiriminden de yararlanan şirketlerin, bu konu hakkında tekrar düşüneceğini öngörüyorum. Eğer böyle bir şey olursa bu ülkemiz için büyük bir kayıp olacaktır. Nedir sosyal sorumluluk projeleri? Proje üreticileri tarafından toplumun ve devletin, sosyal adaleti, kişilerin birbirleri ile eşitlik ilkelerinde yetersiz kaldığı, hak ve desteği sağlamak için kurum ve kuruluşların bir araya gelmesidir. Öğretim görevlileri, sivil toplum kuruluşları ve birçok başarılı iş ve meslek gruplarından insanın günlerce gözaltına alınması ve adi bir suçlu muamelesi görmesi kamuoyunda bir korku tüneli yaratmak ve tünelden geçenlerin temas ettiği herkesin teyakkuzda olması için bir gözdağı ve vazgeçirme sistemi midir? Sosyal sorumluluk projelerinin zor, ağır aksak yürüdüğü, ekonomik darboğazdan geçen ve hemen her konuda kısıntılı bütçelerle hareket eden ülkemiz yatırımcıları bu soruşturmalarla başlarına bir iş geleceği endişesi ile ya tüm projelerinden vaz geçerlerse ne olacak. Ya da istenen bu mudur? İlknur Bektaş

Hiç yorum yok: