Yazmak bir aşk benim için vazgeçilmez. Ertelendikçe acıyan kanayan bir yara, nefes alamamak gibi ama bazen yazmayıp göstermek, anlatmak istediklerim de oluyor işte o zaman Fotoğraflarını çekiyorum evlerin, sokakların, insanların. Derdim kendi penceremden hayatı gördüklerimi göstermek. Bloğum yaşadığım anları ve çevremde yaşanılanları paylaşmak amaçlı.
2 Temmuz 2010 Cuma
Yüreğinizdeki mevsim
Bazen insanın canı hiçbir şey istemez ya hani.
Hiçbir duygu sizi kıpırdatmaz yerinizden.
Konuşmak, dertleşmek, hatta kimseyi görmek istemezsiniz.
Hiçbir konu içinizdeki sıkıntıya ilaç olmayacak, hiçbir cümle sizi anlatamayacaktır.
Kendi kendinize yabancısınızdır, bulunduğunuz mekâna, oturduğunuz ortama, hatta içinde bulunduğunuz bedene bile yabancısınızdır.
Bütün hatıralarınız ya tamamen örtülüdür sis perdeleri ile ya da her şey ufukta fluğ bir gelecek olarak size bakıyordur.
Sığındığınız hiçbir liman ruhunuza aradığı güveni sağlamıyordur.
Ne yapacağınızı bilemez ortada ayazda kalan bir kuş yavrusu gibi çaresiz kalakalmışsınızdır.
Yüreğiniz bir yangın düşleriniz darmadağınık pazar yeridir, ümitlerinizin kanadı kırık, suskundur, çığlıkları duyulmayan martılar gibi…
Elleriniz karanlıkta yol bulmaya çalışan biri gibidir sanki dokunduğu her şeyi devirir,
bedeniniz kutuplarda kalmış bebek gibi, savunmasız; sanki üşümeyi bile bilmiyor gibisinizdir, yada üşümeye öyle alışmışsınızdır ki artık üşümeyi unutmuşsunuzdur.
Unutmak istersiniz her şeyi, adınızı bile. Bazen olanları, yaşadıklarınızı, haksızlıkları, üst üste yığılı duran bir pramit gibidir unutmak istedikleriniz. Bazen öyle çoğalabiliyor ki…
Madem bir türlü tam olamıyor bu duygular, bari unutayım diyorsunuz, yarım olmaktansa….
Biliriz aslında hayatın görünen buz dağının üstü ve altı gibi olduğunu. Mutluluk her şeye rağmen masmavi denizlerin dibindeki istiridye gibidir. Birer birer sabırla derinlerden çekip almak istersiniz. Kendi incilerinizi toplamanız gerekiyor ne kadar derinde ve ne kadar zor yerlerde olursa olsun. Karanlıklara inat her gece ay ışığının dünyayı aydınlattığı gibi, gölgeler olsa da …
Hayatın her alanında define arar gibi mutluluğunuzu aramalısınız.
Ortalık talan olsa da...
Gerekirse elleriniz kanamalı mutluluğu ararken, ama hayatın anlamını da keşfetmelisiniz.
Yaşam denizinizde derinlere varmalısınız, yüzeydeki çöplerin arasında açan mavi su güllerini, sedef kabuklarını, mimozaları toplamanız, minicik bir çakıl taşının değerini bilmeniz lazım.
Ama her zaman da bilmek yetmez bazen…
Bütün duyarlılığınız hayatın keskin dişlerinin arasında öyle bir törpülenmiştir ki konserve yaşamın içinde sahte tatlarla yoğrulmuşsunuzdur belki de farkında değilsinizdir artık.
Hayallerinizde bile öylesine sığ ve yüzeysel kalırsını ki yaşamın gerçek manasını unutursunuz madde ile manayı ve hatta çoğu zaman kendi özünüzü.
Sıradanlaşırsınız acınacak bir durumdur bu, farkında olamamak kadar, farkında olup bir şey yapamamak da aynı derecede ne yapacağını bilememek de bir çıkmazdır.
En çok pişmanlık içinizi sıkar, kimi yaptıklarınız, kimi yapamadıklarınız .
Bazen yaşamak isteyip de yaşayamadığımızın özlemleri bizi acı girdabında sürükler ve tüketir.
Hep en çok erteleyip, biriktirdiğiniz düşlerinizin sancısı sizi kıvrandırır an be an; artık hiçbir sancıyı hissedemeyecek kadar geç mi kaldınız yoksa?
Yoksa unutmaya çalıştığınız mı yaşatıyor sizi, en unutulamaz olanlara olan özlemleriniz mi yaşam sebebiniz?
En derinden özlediğiniz mi, en çok unutmaya çabaladığınız, yoksa sevdiğiniz mi en çok unutmak istediğiniz?
Bence içimizi en çok acıtan, göze alamadıklarımız ve alamadıkça da, özlemiyle içimizde besleyip büyüttüklerimiz...
Onlar bir an gelir, o kadar büyürler ki, taşarlar içimizden, bedenimizden, ruhumuzdan, kimsesiz kalırsınız.
Kendiniz siz hatta...
Adını koyabildiğiniz hiçbir duygu sizin yardımınıza gelmez, hatta duymaz bile sizi... Sığınaksızsınızdır, kendinize bile ‘’yanılıyor muyum?
Iskalanmış aşkın, yaşam mekânları intikam almaya koyulur sizden...
Yaban kalırsınız, yabancı kalırsınız her yerde...
Rüzgarlı bir denizi özler gözleriniz...
Bir denizin, ılık esintilerinin sevgi sarhoşluğunda, gömülmek istersiniz.
Evrenin yaşam sularının aynasına, aşkla gömülmek ve ölümsüzleşmek istersin...
Sizin kalacaktır, sizinle kalacaktır, eğer isterseniz.
Çabalarsanız kazanırsınız işte...
Hiçbir adım atmazsanız hep özlersiniz...
Hep İstersiniz...
Ve hep acı çekersiniz ….
Tıpkı suskun deniz kızları gibi........
İçinizdeki sessizlik acizliğin elbiselerine bürünüp, sizi usulca davet ediyorsa göze alamadığınız tüm hedeflerinize, belki de bir daha son bir şans vermelisinizdir kendinize.
İşte bu sefer gözünüzde büyüttüğünüz ulaşılmaz bulduğunuz düşlerinizi aşmak ve içinizden gelen çağrının rotasına gitmeniz için bu kez gitmek gitmek ve kalbinizin kanat çırpınışlarına kulak vermeniz gerekiyordur.
Kıvranmayın sağır bir duyarlılıktan dolayı yarım kalmış düşlerde, ulaşamadığınız hedeflerde sürünmeyin.
Yelken açın bu sefer cesaretin şafağına.
Deniz kenarında kımıltısız bir dalga olmayın…
İçinizdeki yaprakların açmasına izin verin yüreğinize bahar gelsin.
Mevsim kışı gösterse bile….
2003// Önce Vatan Köşe Yazım
1 Temmuz 2010 Perşembe
PARFÜMÜN AŞKLA DANSI~~KOKULARIN BÜYÜLEYEN DÜNYASI PARFÜM
arfümün başkenti Paris sayılsa bile ilk parfümü Mısırlı rahiplerin ürettiği sanılıyor.
O zamandan bu yana şişelerin içinden çok parfüm aktı. Kalitesini tutturan markalar, neredeyse mücevher değerini kazandı. Gramını almak için hazine ödemek gerekiyor. Büyük firmalar, orta ölçekli devletlerin cirosunu parfümden elde ediyor. Zenginlerin kullandığı parfümü üretmek için çalışanlar, yetiştirdikleri çiçeklerin kokusunu sadece tarlada alabiliyor. Parfümü elde etmek öyle kolay bir iş değil. Pek çoğumuz günümüzde bile 1 kilogram yasemin özünün, 1 milyon yaseminden elde edildiğini bilemez.
'KOKULU DUMAN' IN BÜYÜLÜ DÜNYASI
Parfümleri en güzel sinema eserlerine benzetebiliriz, bazı filmler süper prodüksiyonlardır, koku daha hazırlanırken bile yankıları duyulur! Bazıları çok büyük bir üstadın eseridir... Bazıları da kulaktan kulağa yayılarak hiç beklenilmeyen başarılara ulaşırlar ve yıldız olurlar. Bir de ünlü klasikler vardır; tüm zamanların en iyisidir, yıllara meydan okuyarak saltanatlarını sürdürürler... İşte gerçek koku bunlardır. Parfüm aleminde aranan değer bir anda parlayan ve yok olan kokular değil, kalıcı olanıdır. Koku elle tutulamayan, gözle görülemeyen ama varlığı inkar edilemeyen evrensel bir dildir. Hepimizin kokularda sakladığı anıları vardır. Parfüm dünyasında kadınlara ayrılan üç ana familya vardır. Çiçek familyası, oryantal ailesi ve şipre ailesi. Diğer koku grupları bu üç ana familyanın ana prensiplerine sadık kalarak hazırlanan çeşitlemelerdir. Örneğin son yıllarda okyanus ve su notalarıyla hazırlanmış birçok parfüm var; bunlar da çiçek notalarıyla işlendiğinde çiçeksi bir familyanın bir parçasına dahil olmuş oluyor. Sevdiğiniz kokunun ailesini belirleyerek, seçiminizde o koku grubuna dahil, size uygun birçok parfüm seçebilirsiniz. Parfüm doğada çiçekler meyveler, ağaçlar ve köklerinden elde edilir. Parfümün insanlık tarihi kadar eski ve olağanüstü öyküsünün dününü ve bugününü araştırdığımızda parfüm ailesini, parfüm kullanımını, seçimini ve özellikle kendi parfümünüzü seçmenin yollarını öğrenirsiniz. Zaman değiştikçe parfüm tercihleri de değişiyor. Ruhsal iniş ve çıkışlarda insanlar parfümlerini değiştiriyor...
Parfüm, Latince 'kokulu duman' anlamına gelen "perfumum" kelimesinden geliyor. Tarihi ise oldukça eski, günümüzden yaklaşık 5 bin yıl önce. Mısırlılar güneş tanrıları Râ için güneşin doğuşundan batışına dek kokulu otlar yakarlardı. Ölülerini kokulu yağlar kullanarak mumyalarlar, mezarlarına parfüm şişeleri ve kokulu kremler koyarlardı. Nitekim, yapılan kazılarda Mısır Firavunu Tutankhamon'un mezarından parfüm şişeleri ve krem vazoları çıkarıldı. Mısırlılar günlük hayatlarında da kokulu yağlar ve pomatlar kullanırdı. Bunlar içinde en çok tercih ettikleri "kyphi" adını verdikleri kokulu bir yağdı. Parfüm ilk Mısırlı rahiplerin üretimidir. Sabah tütsü, öğlenden sonra sarı sakız ağacı yakarlardı. Babillerin hüküm sürdüğü yıllarda koku yapımında kullanılan sedar, mimoza, yasemin ve leylak bitkilerini yetiştirirlerdi. Eski Yunan çağında ilk şehrin kurulması ile birlikte parfüm dükkanları açıldı. Bu dükkanlar halkın çay, kahve içtikleri günümüz cafe örneklerine benzer yerlerdi. Yunanlılar ilk parfüm konteynerlerini Alabester adını verdikleri beyaz ve yumuşak mermer görüntüsündeki maddeden ürettiler. Daha sonra Romalılar alabesterin yerine kili (clay) camla yakıp ilk parfüm şişesini elde ettiler. Parisli parfümcü Martial ilk defa Versay Sarayı'nda Ala Duchesse isimli leylak, yasemin, narsis bitkilerinden elde ettiği harika bir koku yaptı. Yaptığı bu parfümün sarayda büyük ilgi görmesi ile Alp eteklerindeki Grassse şehri Fransa'yı parfüm endüstrisinin başkentine dönüştürdü.
Bir şişe parfüm için bir milyon çiçek
Uzun ve sabır gerektiren bir süreçtir parfüm üreticiliği. Orijinal ve iyi parfümlerin neden pahalı olduğu hep sorulur; ama pek çoğumuz günümüzde bile 1 kilogram yasemin özünün, 1 milyon yaseminden elde edildiğini bilemez örneğin. Çiçek yetiştiriciliği büyük zahmet ve emek isteyen bir iştir. Çiçek tarlaları öyle alabildiğine yayılmış bir alanda değil, merdiven basamakları gibi dizilmiştir. Örneğin Fransa'da çiçekleri sabaha karşı veya akşam topluyor fakir İtalyan aileleri. Sıcak ve soğukta çok iyi muhafaza ediliyor. Dünyada parfümün hammaddesini üreten Fransa'da 3 büyük firma var. Bir parfümün ön araştırması 2-3 yıl sürüyor. Son olarak tüketicinin fikri alınıyor. Beğenilirse üretime, beğenilmezse araştırmaya devam ediliyor. Bir önceki yıl çıkarılan parfüm, bir sonrakinin habercisi olabiliyor. Orijinal parfümün içinde ya da altında mail, yazışma adresi bulunur. 'Bizi kullanıyorsanız bize yazın' der genellikle. Orijinal parfümlerin ambalajları, şişesinin tasarım farklılığı özel olduğunu belirtir. Şişelerin tasarımları kadın parfümü ise, kadını çağrıştıran bir çizim yapılır yumuşak, estetik bir görsellikle. Erkeğe aitse erkek zevkine hitap etmesi ön plandadır.
Parfüm renklerininde özel anlamları ve önemi vardır. Saf parfümler daha koyu renktedir. İçindeki renklerinden de yoğunlukları hakkında bir fikir sahibi olabilirsiniz. Alkol oranı fazla olan parfümler daha açık renktedir. Turuncu, kırmızı, sarı renkler meyvemsi veya oryantaldir. Oryantal kokularda ağırlıklı çiçekler; sandal ağacı, amber, dişi kokulardır. Sarılar ve maviler frestir. Beyaz renktekiler vanilyalıdır. Hemen her coğrafyanın kendine has bir beğenisi vardır. Fransa'daki gül kokusu ile İtalya'daki veya Türkiye'deki gülün kokusunda iklimden kaynaklanan fark vardır. Bu yüzden Arap ülkelerindeki 'chanel no: 5' ile, Avrupa'daki aynı marka ve no'daki parfüm daha hafif veya daha ağır olabiliyor. Farklı ülkeler için farklı uyarlamalar yapılıyor. Klasikleri vazgeçilmez yapan doğal oluşları, belki de kadın ruhunu iyi yansıttığı içindir. Hâlâ dünyada efsane koku olan 'chanel no: 5' ilk üretildiği koku notalarını, ambalajını, şişesini muhafaza eder. Kim bilir bu kokunun efsane olması Marilyn Monroe'dandır belki de...
İnsan beyni kokuları hiç unutmuyor
Beynimizin koku hafızasının ne kadar iyi olduğunu siz de basit bir testle, kendinize ispatlayabilirsiniz. Sevdiğiniz birini, bir yerleri, hatta zamanını unuttuğunuz bir konuyu, aldığınız bir koku ile aniden hatırlayabilirsiniz. Bir koku hiç ummadığınız bir anda sizi alıp geçmişe götürebilir. Beş duyu organının içinde hafızayı en hızlı tetikleyen koku hafızasıdır. Tatlı kokuları kullanan kadınlar daha popüler ve daha çekici bulunur. Avrupalıların tercihi çiçek kokularıdır. Uzakdoğulular oryantal kokuları tercih ederler, bunlar daha ağır kokulardır. Türklerin tercihi bu skalada tam ortada. Parfüm bilek, diz, dirsek içine, boyun altı, kulak arkası gibi bilinen şah damarının geçtiği yerlere sürülmeli.
İlknur Bektaş-Uzman estetisyen
01 Ağustos 2004, Pazar// ZAMAN GAZETESİ...
"SAHTE ÜRÜNLER BAŞIMIZA DERT AÇACAK"
Haber
Ekranlardan fışkıran reklamlar sizi sürekli güzelleşmeye çağırıyor. İyi de her şey hayalinizdeki kadar güzel mi bakalım.
Sahte ürünler başımıza dert açıyor!
Ekranlardan fışkıran reklamlar sizi sürekli güzelleşmeye çağırıyor. İyi de her şey hayalinizdeki kadar güzel mi bakalım.
Biraz daha güzelleşmek uğruna az parayla da olsa bir şeyler yapmak isteyen kadınları büyük tehlike bekliyor. Güzelleşelim derken, eldeki güzelliği kaybetme tehlikesi de var. Sizi bekleyen tehlikeler, sadece ucuza mal edilen kozmetik ürünlerden kaynaklanmıyor. Çok ucuza yapılan güzellik hizmetleri de pahalıya mal olacak türden. Salaş yerlerdeki bilgisiz, belgesiz, saçı ve anatomiyi hiç tanımayan çıraklara ve kalfalara emanet edilen saçlar, başınıza bela oluyor.
Varan 1: Çamaşır suyu kullanılıyor
Güzellik için yapılanların bazılarına inanmak bile zor; saç boyarken, renk açıcı olarak çamaşır suyu kullananların olduğunu öğreniyoruz. Sadece ucuz olduğu için saç rengini açma işleminde oksidan krem yerine çamaşır suyu kullanmak, akıl alacak gibi değil. Saçı tamamen yıpratan ve yenilenme şansı tanımayacak şekilde saçı yakan çamaşır suyu bazı ucuza iş yapan kuaförlerde kullanılıyor. Saçının aldığı hali yeni renginden dolayı fark etmeyen kadınlar çok kısa bir süre sonra saçının yandığını fark ettiğinde iş işten geçmiş oluyor. Saçın kesilmesi veya bakım yapılması bile eski haline dönmesine yetmiyor. Kenar mahallelerde durum daha da içler acısı. İnsan sağlığının hiçe sayıldığı günümüzde bu kadar da olmaz dedirten manzaralar yaşanıyor. Türkiye pazarında ucuz malların kontrolsüz biçimde cirit attığı bir dönemde, kadınlar, ucuz ve kalitesiz boyaların olumsuz etkileri ile uğraşacak. Herkesin kolaylıkla satın alabileceği kalitesiz kozmetik ürünler insan sağlılığını ciddi biçimde tehdit ediyor.
Ucuz ve pratik diye saçını evde kendi boyayan tüketicinin sağlığı daha çok tehlikede. Kullanım tariflerini profesyonellerin bile anlayamadığı dilde yazılmış ürünler, bilinçsiz tüketiciyi zor durumda bırakıyor. Bilmeden aldığı saç boyasının bozuk olup olmadığını anlama şansı olmayan tüketici, ürünü saçına sürdüğü andan itibaren saç derisinde, başta acı verici bir yanma ile karşılaştığında geç de olsa zararlı bir ürün kullandığını anlıyor.
Ürünün kullanılmasından kısa süre sonra ciddi bir yanma, şakaklardan aşağı inen ateş ve ağrının ardından saç dökülmesiyle karşılaşılıyor. Ucuz bulduğu için kalitesi hakkında bilgisi olmadığı malzemeleri kullanan tüketici; cilt hastalıkları, alerjik cilt reaksiyonları ve hatta kanser tehlikesi ile karşı karşıya kalıyor.
Varan 2: Çekingen tüketici olmayın
Kalitesiz ürünlerle ilgili araştırmalar üniversitelerde de araştırma konusu oluyor. Bundan bir yıl kadar önce yapılan bir araştırmanın sonucunda, yaşanabilecek problemlere dikkat çekiliyor. Gazi Üniversitesi Kuaförlük ve Güzellik Bilgisi Eğitimi Anabilim Dalı Başkanlığı'ndan Yrd. Doç. Dr. Celalettin R. Çelebi, 29.05.2003 tarihli raporunda konunun önemine değiniyor. Raporda, saç boyalarının kimyasal içerik olarak birbirlerinden önemli bir farkı olamamasına rağmen kişisel kullanım açısından profesyonellik gerektirdiği, bu bilgiden yoksun kişilerin uygulamalarıyla estetik ve tıbbi sorunlar yaşanabileceği belirtiliyor.
İstanbul Kadın Kuaförleri Manikürcüleri Güzellik Uzmanları Odası Genel Sekreteri Engin Ervan, kalitesiz kozmetik ürünlerinden dolayı mağdur olan tüketicilerden çok şikayet aldıklarını belirtiyor. Sağlığa zararlı ürünler kullananları ve üretenleri takip ettiklerini ve gelen şikayetleri titizlikle incelediklerini anlatan Ervan, şikayet etmenin yasal bir hak olduğunu ve bu hakkı kullanmanın gerektiğini hatırlatıyor. Kadınların çoğu şikayet için aradıklarında "Benim saçlarım yandı, ama adımı vermeyin, benim şikayet ettiğim bilinmesin!" diyor. Bunun yanlış bir tavır olduğuna işaret eden Ervan, tüketicinin hakkını aramayı öğrenmesini istiyor.
Kozmetik ürünü kullandıktan sonra meydana gelen kazalarda, önce mağdurların durumunu tespit için cilt hastalıkları servisi olan hastaneye gönderiliyor. Cilt ve saçta görülen tahribatın ölçüsüne göre, zararın telafisi için gerekirse tazminat yoluna kadar gidiliyor. Saçta bir yanık oluştuğunda 'Bilirkişi' rapor hazırlıyor. Mahkemeye gittiğinizde 1.000 lira (bin TL) gibi ağır para cezası alınıyor. Kimyasal yanık olarak değerlendirildiğinde ise "İnsan Hayatına Kasıt" olarak değerlendiriliyor. Bu durumda ağır para ve tazminat davaları açılıyor. Bu tip vakaların yaşandığı henüz sonuçlanmayan iki dava var.
İstanbul Kadın Kuaförleri Manikürcüleri, Güzellik Uzmanları Odası Başkanı Mikail Uğurlu, oldukça iddialı konuşuyor. Bu işi çok ciddi ele aldıklarını anlatan Uğurlu, kuaförlük mesleğinde resmi bir eğitimin şart olmasını istiyor. Her önüne gelenin kolay yoldan para kazanmak için bu tür faaliyetlere girerek insan sağlığını ve estetiğini bozmaya hakkının olmadığını belirtiyor. Mikail Uğurlu, kaliteli bir hizmetin ucuza yapılamayacağının altını çiziyor: "Bu işi belirlediğimiz fiyatların çok altında yapanlar var. Bu kuaförlerin elektriği kaçak, suyu kaçak, elemanları vasıfsız, kalfalık, ustalık bilgisi hiç yok ya da çok yetersiz. Bu işyerlerinde kullanılan sağlıksız, bozuk ürünlerden doğal olarak iyi sonuç bekleyemeyiz."
Varan 3: Kalitesiz ürünler cildi bozuyor
Güzellik hizmetleri pahalı olmasına rağmen, kuralları altüst ederek, akla gelmeyen yöntemlerle ucuza mal edenler oluyor. Bunun bedelini de tüketici, sağlığını ve güzelliğini kaybederek ödüyor. İstanbul Kadın Kuaförleri Manikürcüleri Güzellik Uzmanları Odası Başkan Vekili Nihat Kaynak bavul ticareti gibi yollarla Türkiye'ye boya girişi yapıldığını anlatıyor. Özellikle Azerbaycan, Kazakistan ve Çin'den gelen tarihleri geçmiş, bozuk boyalar bunlar. 300-500 bin liraya alınan malzemeler en fazla 1 milyon civarı fiyatlara satılıyor. Bu ürünleri her yerde bulmak mümkün. Semt pazarlarında, arabaların bagajlarında malzemeciler yardımı ile irili ufaklı kuaförlerde ve pazarlarda satılıyor. Kot boyası da saç boyamada kullanılan ürünlerden biri. Kullanılan kot boyasının rengi saçta açılmıyor, ancak aldığı renk saçı yıpratıyor. Saçın yıpranmasının dışında insan sağlığı büyük risk altına atılıyor. Bundan ayrı olarak taş boyası kullananlar da var.
Bunun dışında kozmetik shoplarda insan sağlığı tehdit ediliyor. Uygun olmayan koşullarda üretilen ve göz sağlığını bozabilen makyaj malzemeleri; farlar, rimeller, kalemler ve kremler gözde ağır tahribat yapıyor. Kızarıklık, yanma, gözde sulanma, akma, arpacık çıkması en fazla karşılaşılan rahatsızlıklardan. Ucuza satılan, bozuk, sağlıksız makyaj malzemeleri üretim aşamasında, dermatolojik, alerjik testlerden geçirilmeden piyasaya sürülüyor.
Sadece makyaj malzemesi, saç boyası değil; jöleler, saç köpükleri ve bakım yağı adı ile ambalajlarda satılan ürünler de dikkat istiyor.
Evde kişisel uygulamaya yönelik kullanım için satılan birçok boya var. Yapılan reklamların hemen hepsinde bu işlemin çok basit olduğu anlatılıyor. Aldatıcı ve yanıltıcı reklamlardan dolayı evde kendi kendine saçını boyayan Raziye Pervane ucuz ve sağlıksız boya mağduru tüketicilerden biri. Raziye Hanım'ın kullandığı boyalardan sonra yüzünde ve gözlerinde ağır yanık ve şişlikler meydana gelmiş.
* Uzman Estetisyen
İLKNUR BEKTAŞ
25 Nisan 2004, Pazar
"TÜRKİYE KOZMETİK CENNETİ OLACAK " DEMİŞTİM ne yazık ki OLDU!!
Biz büyük bir zevkle satın aldığımız kozmetikleri kullana duralım, bilim adamları bu tüketimden huzursuz oluyor.
Türkiye'ye Gümrük Birliği Anlaşması gereği 2005 yılı itibarı ile sınırlarımızdan içeri serbestçe girecek olan kozmetik ürünlerin içeriğinden haberdar mıyız? Birlik anlaşması dolayısı ile hiçbir ürün Türkiye Sağlık Bakanlığı'nın incelemesine tabi tutulamayacak. Türkiye'ye gelecek ürünlerin kalitesi ve sağlığa uygunluğu karşılıklı güvene ve iyi niyete bağlı olacak. Bunun anlamı şu: "Ancak birilerinin canı yandığında, ürün hakkında inceleme, yasaklama mekanizması devreye girecek."
Kozmetik ürünlerin dünyadaki pazar payı 1992 yılı itibarıyla 200 milyar dolar. Bunun 16 milyar dolarını erkekler, 184 milyar dolarını kadınlar tüketiyor. Bir de kayıt dışı olan rakamlar var. Türkiye'de pazar payı ile ilgili rakamlar, yabancıların yaptığı araştırmalardan ortaya çıkıyor. Bu rakamların miktarı 2 milyar dolar civarında. Bu hesaba kayıt dışı ekonomi ve korsan ürünleri de eklediğimizde 3 milyar dolar ve potansiyel pazar payı da hesaba katıldığında 5 milyar dolar gibi bir rakam çıkıyor karşımıza. Bu kadar büyük pazar için Türkiye'nin çok iyi hazırlanması ve organize olması gerekiyor. Türkiye'de kullanılan kozmetiğin yüzde 90'ı yabancı menşeli. Yerli üretimin desteklenmesi, yerli üreticinin daha iyi ürünler üretmesi ve kaliteyi artırması gerekiyor. Bu, ekonomiye yaptığı katkı yanında tüketiciyi memnun edecektir. Bilinçsizce tercih edilen ürün kişilerin hem sağlığını hem de ülke ekonomisini tehlikeye atacaktır.
Gazi Üniversitesi Mesleki Eğitim Fakültesi Kuaförlük ve Güzellik Eğitimi Anabilim Dalı tarafından yapılan Türk toplumunda 'Kozmetik tüketici davranışları' konulu bir araştırma, çarpıcı gerçekleri ortaya koyuyor: Türkiye'deki 81 ili kapsayan araştırma sonuçlarına göre, kırsal kesim de dahil olmak üzere Türk toplumunda 18-59 yaş arası kadın ve erkekler, kişisel olarak sabun, şampuan, diş macunu, göz farı, ruj, cilt ve el kremi, parfüm gibi kozmetik ürünlerine her ay en az 20 milyon lira harcıyor.
Kozmetik alımında, tüketici davranışlarının en belirgin özelliği kararsızlık. Anlık kararlarla yapılan seçimlerin oranı oldukça yüksek Araştırmaya göre bu oran yüzde 52. Kozmetik kullananların davranış şekillerinin araştırıldığı bu çalışma Türkiye gerçeğine ayna tutacak.
Kozmetik kullananların mesleklere göre dağılımı şöyle:
Ev hanımları yüzde 21,5
Serbest çalışan erkekler yüzde 16,1
Eğitim durumlarına göre:
Kadınlarda ilköğretim yüzde 18,7 Erkeklerde lise yüzde 17,5
Yaş dağılımlarına göre:
18-25 yaşları arasındaki kadınlar yüzde 22, erkekler yüzde 19
Bu oran 26-35 yaşları arasında kadınlarda önemli bir düşüş gösteriyor: Yüzde 15, erkeklerde ise yüzde 17,5 ile sınırlı oranda düşüyor.
Ayda 250/500 milyon TL kazanan kadınların yüzde 18'i, 500 milyon lira ile 1 milyar lira kazanan erkeklerin de yüzde 20'si kozmetik kullanıyor. Kozmetik ürün kullanımı yaş dağılımı hemen hemen eşit gibi: Kadınlarda ortalama yüzde 43,75, erkeklerde ise yüzde 45,75 oranında.
Kozmetik alımlarında kadınların tercihi yüzde 22,5 ile parfümerilerden alışveriş iken erkeklerde yüzde 18,85 ile süpermarket ve hipermarket yönünde. Görsel medya kadınları yüzde 5,75, erkekleri yüzde 7,25 nispetinde etkiliyor. Arkadaş tavsiyesi ile alan kadınlar yüzde 9, erkekler yüzde 7,8 oranında. Uzman tavsiyesi sonucu değiştirmiyor: Kadınların yüzde 7,45'i, erkeklerin de yüzde 3,55'i uzmanlara göre karar veriyor. Tüketici daha ziyade kendi başına karar veriyor. Buradaki oran, kadınlarda yüzde 26,05, erkeklerde 28,6. Kozmetik ürün alışverişinde dikkat edilen yöntemlerin başında ucuz olması geliyor.
Gazi Üniversitesi Mesleki Eğitim Fakültesi Kuaförlük ve Güzellik Bilgisi Eğitimi Anabilim Dalı Başkanı Yard. Doç. Dr. Celalettin R. Çelebi, araştırma raporu hakkında şu değerlendirmeyi yapıyor: "Kozmetik konusunda Türkiye'de gerçek bir bilgisizlik ve kararsızlık var. Tüketici, alışverişte mağazadaki tezgahtarın kendisine yaklaşımı ile hareket ediyor. Eğer ona güler yüzlü ve yönlendirici davranırsa tercihinden hemen cayabiliyor."
İthal ürünlerin yüzde 90'ı yurtdışından geliyor. Bunların çoğu yanlış ürün tercihi, amaca uygun olmayan kötü mallar sebebiyle çöpe gidiyor. Gümrük Birliği anlaşmaları çerçevesinde 2005 yılının başından itibaren Türkiye'de Avrupa Birliği'nde üretilen kozmetik ürünler post marketing denilen takip mekanizması ile çalışacaklar ve ruhsat işlemi kaldırılacak.
Önümüzdeki yıllarda Avrupa Birliği'nde üretilen 100 bin kozmetik ürünün ülkemize geleceği tahmin ediliyor. Bunlar Türkiye'ye çok kolay girecek: Ürün piyasaya çıktıktan sonra sakıncası var mı, yok mu takip edilecek. Bunun için ne Sağlık Bakanlığı donanımlı, ne Türk tüketicisi hazırlıklı ne de Türk kozmetik ürün üreticisi donanımlı.
Kimyasal silahlar değil bizi bunlar öldürecek
Geçen hafta saçın rengini açmak için çamaşır suyu kullanıldığından bahsetmiştik. Kuaförlerin en sık kullandıkları malzeme olan peridrolün bundan farkı yok. Hatta daha zararlı, tıpkı kezzap gibi. Saç boyasına kimyasal bir işlerlik katan peridrol maddesi elinize değdiğinde etkisi günlerce geçmeyen yanma ve acı oluşturuyor. Büyük kozmetik boya firmaları peridrol kullanımının yasaklanmasını istiyor. Boyada peridrol kullanımı kozmetik firmaları tarafından tercih edilmiyor. Peridrolün kendisi saf (işlem görmemiş) haldedir, 35 mililitre ölçeğine 65 mililitre su eklenip 100 mililitreye tamamlamak gerekiyor. Eğer saç bu işlemi kaldırmayacak bir yapıda ise yanar ve kopar.
Kuaförler kimyacı değil, bu yüzden Avrupa'da kuaförler oksidan krem kullanıyor. Üstelik bu oksidan kremlerde de yine peridrol var; ama ölçeği ayarlanmış, saç ve insan sağlığına zararsız hale getirilmiş halde. Önemli bir değişim ve önemli bir ayrıntı, bu malzemeden fazla kullandığınızda saçı yıpratmazsınız; ama peridrolden bir ölçek fazla kullandığınızda saçı yıpratır ve yakabilirsiniz.
Kozmetik devleri ücretsiz ürün eğitimi veriyor. Tükiye'nin markalı devleri bu işte ciddi bir misyon yükleniyor. Türk kuaförlerin eğitim düzeyini de hesaplayarak kendi malzemeleri ile en iyi nasıl sonuç alınacağını öğretiyorlar. Selective Professional Türkiye Teknik Eğitim Müdürü Mehmet Aykaş, konuyla ilgili şu açıklamayı yapıyor: "Kuaförlerin hepsi birer kimyager gömleği giymiş laboratuvar görevlisi gibi milimetrik hesaplarla işlem yapıyorlar ve sistem filan tanımıyorlar, tamamen deneme yanılma yöntemi, kötü olursa şansınıza belki bir sonraki sefere daha iyi olacaktır, bu arada kimyasal bir işlem geçirmiş oluyorsunuz. Karşınızdakinin mesleki bilgisine güveniyorsanız sorun yok. Bilmediğiniz bir yere gittiğinizde ne yapmanız gerekiyor? İlk önce ustalık veya kalfalığını sorun veya belgelerine bakın. Eskiden usta çırak ilişkisi vardı, ustalarını yıllarca izleyen, yanında ondan gördüğünü yapan kalfalar artık yok, çoğu kendi istediğini yapıyor. Ucuz olmak Türkiye de kabul görmektir. Peridrolün saf olarak kozmetikte kullanılmasına kesinlikle karşıyım. Geçen gün yine bir kuaförde birinin saçı yanmış. Zehirlenmeler, kazalar yaşanıyor; su diye içen çocuklar var."
Kozmetikte Fransa ve İtalya dünya pazarını elinde tutuyor. Saç boyasındaki teknolojileri çok yüksek, en az 180 çeşit marka var. Piyasada hazır kit boyalar bulunuyor. Günü kurtarmak ve aynı işlemi evde çok daha ucuza mal etmek isteyenler bunu tercih ediyor. Bir iki ay sonra bu saçı değiştirmek veya yenilemek istediğinde kit boyalarla ucuza mal ettikleri bu saçın geri dönüşümü aynı insana bu sefer 4-5 misli daha pahalıya mal olabiliyor. Bu arada milyonlarca liralık saç bakım ürünleri kullanılıyor, çoğu zaman iş işten geçmiş saçlarda sonuç alınmıyor.
Tıp ve kozmetik bakım kremleri birbirlerine karıştırılmamalıdır. Sıradan dökülmelerde kozmetik yardım eder; ama ağır bir dökülme durumunda kozmetikten değil tıptan çare aranması gerekiyor. Kozmetikte yapılan yanlış tercihler ve uygulanmaları dolayısı ile önümüzdeki yıllarda dermatolojik ve sağlık sorunlarının artmasından endişe ediliyor.
Güzellik uzmanı ve estetisyen.
İLKNUR BEKTAŞ
02 Mayıs 2004, Pazar
VÜCUT BOYAMA SANATI
İnsanlar neden süslenme ihtiyacı duyar? Süslenme yalnızca beğenilme, güzel görünme isteğinden mi ileri gelir, yoksa bunun daha farklı nedenleri de var mıdır?
Bir zamanlar geleneksel olan kına yakma ve dövme yaptırma, 1990'lardan itibaren Batı'dan başlayan bir popülerleşme dalgası ile yayılıyor. Bunu Batı'da Madonna, Erkah Badu ülkemizde de konser öncesi ellerine kına yakan Candan Erçetin gibi pek çok ünlünün mistik imgeleri tercih etmesi birer tesadüf değil. Farklı görünmek, farklı hissettiğini yansıtmak moda. Mistik çağrışımlar yapan hemen her şey popülerleşiyor. Kınanın tanınması ve kabul görmesi 1970'lerde hippi kültürüyledir. Bu yıllarda Ossie Clarke, Zandra Rhodes gibi modacıların defilelerinin önemli bir parçası oldu. Pek çok sanatçı kınanın kullanımından etkilendi. Kınanın kullanımı Doğu'da gelenekseldir, Batı'da bireyselliğin ve dışa vurumun simgesi sanat olarak karşımıza çıkıyor. Vücudun estetik biçimde süslenmesi duygu ve düşüncenin kişinin kendince ifade şekli sayılıyor. Süs veya gelenek, adını ne koyarsanız koyun, dövmenin geçmişi 5 bin yıl öncesine kadar dayanıyor.
Bitkisel boyaların kullanımı eskiden beri yaygındır. İnsan bedeninin doğadaki pek çok farklı malzemeler kullanılarak, çeşitli uygulamalarla süslenmesini çok eski dönemlere dayandırmak mümkün. İlk çağlarda kamış ve yaprak boyaları ile yapılan dövmelerden söz ediliyor.
Hun kurganlarında çıkan cesetlerde son derece estetik, kıvrak çizgilerle ve dekoratif bir anlayışla yapılmış düşsel yaratıklar ve koç figürlerinden oluşan dövmeler görülüyor. Bulunan bir boyanın, deriye şırınga edilmesi ile kalıcılığının keşfedildiği ve bu şekilde oluştuğu sanılıyor. Önceleri Hunlar, sonraları da Kazak ve Kırgızlarda kahraman ve asillerin dövme yaptırdığı biliniyor. Eski Roma'da suçluları ve köleleri tanımak için en iyi araç olan dövmelere 19. yüzyıl İngiltere'sinde rastlanıyor.
Kına Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerimizde daha fazla yaygın. Dövme âdeti özellikle ülkemizde yaygın olarak Urfa, Mardin, Diyarbakır, Gaziantep'te görülür. Anadolu'da kadınlar tarafından özellikle çene, çene altı, ayak bileği, boyun ve el üstlerinde tercih edilmekte, erkeklerde ise burun üzeri ve alın ortasında, el üstlerinde, bilek ve kollarda rastlanmaktadır. Erkeklerde daha çok kullanılan figür şakaklarda ve kollarda yoğunlaşan Arap harfleriyle yazılmış isim ve ibarelere, arslan, yılan, ay gibi şekillere rastlamak mümkün. Dövmenin neden yapıldığı sorusuna genel olarak süslenme cevabı verilmekle birlikte, 60 yaş üzerindeki kadın ve erkekler uğur getirdiği, bereketi sağladığı inancı ile yaptırdığını belirtiyor.
Günümüzde yaşlıların bu dövmeler yüzünden büyükşehirlerde çocukları ve torunları tarafından istenmedikleri ve dövmeleri yüzünden hor görüldükleri de bir gerçek. Dövme motiflerinde geleneksel çizgileri, mezar taşlarımızdan dokumalarımıza, mimarimizden el işlemelerimize kadar uzanan ve hemen hepsinde de dinî, mitolojik; sosyal ve aşiret işareti niteliği taşıyan motiflerin benzerlerini bulmak mümkün..
Kına çok kültürde evlilik, düğün ve ölüm semboldür
Kına binlerce yıldır, Ortadoğu, Orta Asya, Afrika ve Avustralya'da kullanılıyor. Asyalı kadınlar için kendisini başkalarından ayırma ve egzotik bir biçimde süslemenin en güzel yolu kınadır. Türkiye'de geleneksel olarak gördüğümüz gelinlere kına yakılması, Hindistan'da da çok yaygın. Hintli gelinin elleri ve ayakları düğünden bir gün önce kendi tasarımlarına uygun bir biçimde boyanır. Hintli gelin, evlendikten sonra, kına tamamen yok olana dek hiçbir iş yapmaz. Arabistan'da da kına yaygın bir gelenek. Irak, İran gibi ülkelerde kınanın şans getirdiğine inanılıyor. Fas'ta anlayış daha farklı. Kına ile bedende farklı figürler işleniyor. Hamile kadınların ayak bilekleri boyanıyor, bu boyanın onları doğuma kadar koruduğu düşünülüyor. Hemen her ailenin kendi özel süslemeleri var, bunlar geleneksel bir biçimde kuşaktan kuşağa aktarılıyor ve gizli simgeler olarak taşınıyor. Afrikalılar geometrik şekillerde kına yakıyor, çiçeksi ve oryantal Hint figürlerinden çok daha farklı. Kına aslında çok bilinmese de tarih boyunca erkeklerce de kullanılmış. Mısır firavunlarının da kınayla ellerini ve ayaklarını boyadığı biliniyor. Ortadoğu ülkelerinde erkekler de sakallarını kınayla boyuyor.
Dövmecilik de özellikle Okyanusya adalarında (Markiz, Samoa) ve Yeni Zelanda'da çok gelişmiştir. Deride yara açılarak, yakma veya delme işlemleri ile yapılan dövme tekniğine Avustralya ve Merkezi Afrika yerlilerinde rastlanıyor. Dövme işlemi, deri tarafından tamamen yok edilemeyen bir boya maddesinin belirli bir teknikle altderi yüzeyine kadar işlenmesi olarak tanımlanabilir. Altderiye ulaşmak için sivri uçlu bir cisimle yarıklar veya delikler açılır. Açılan bu yarıklara diken gibi bir araç yardımı ile (artık iğne kullanılıyor) boya konuluyor. Eskimoların kullandıkları teknikle, deri iğneyle delindikten sonra, ise bulanmış iplik deriye geçirilir, bu yolla boya deri altına verilir. Diğer bir teknik, açılan yarıklara barut içeren karışımları yayarak bunları ateşlemektir.
Bu işlemlerden, özellikle derinin yakılması işleminden sonra deride hiçbir zaman çıkmayan açık ya da koyu mavi renkli bir yanık izi oluşur. Dövme yapılırken en çok is ve isle birlikte çivit, antimuan tozu, kavrulup dövülmüş kemik tozu, çeşitli bitki özleri, safran ve kına kullanılır. Bu malzemelere göre deride beliren izler kırmızıya yakın bir tonda olabiliyor. Batı'da çok yaygın bir uygulama alanı bulunan dövme şimdilerde şehir hayatında özellikle gençler arasında giderek daha çok ilgi çeken bir süslenme biçimine dönüştü. Streril ve temiz olmak şartıyla; eğer acıya katlanabiliyorsanız ve dinî yönden bir kaygınız yoksa buyurun yaptırın.
İLKNUR BEKTAŞ
08 Ağustos 2004, Pazar
Gerçek Aşk Varmış Gördüm
Günümüzde aşkın geldiği nokta, paranın yaratıcı gücüyle boy gösteriyor. Aşkın büyüklüğü, sevgiliye özel bir günde pahalı hediyeler almakla gösteriliyor. Kim kontür, kimi çiçek, kimi villa, kimi araba alıyor. Bunun maddi karşılığının alt ve üst sınırları yok tabii. Aşkınıza biçtiğiniz değerle eş…
Aşkın büyüklük ölçü birimi çevrenin desteği ile de değeri değişkenlik gösteriyor. Çevrenin ailenin onayladığı aday paha biçilemezken, beğenilmeyen aday ağzıyla kuş tutsa nafile, çünkü o değersiz. Beğeni kıstaslarından sınıfta kaldı...
Birde sevgi denen bir değer biçimi var. İşte bunu ölçerken ne para, nede toplumsal göstergeler konuya dahil olabiliyor. Hatta o zaman aşkla ilgili kararlarlarınızda kendinizin bile sözünüz geçmez çünkü yürek hâkimdir kararlarınıza ve size. İşte bende böyle bir kadın tanıdım. Bir aşka, bir söze, bir ömrü vakfetmiş. Kendi kararlarını vermiş ve asla kimse onu vazgeçirememiş. Günümüzde hala yaşayan bir Mecnunu pardon bir Leyla’yı sizlerle tanıştırmak istiyorum.
Kendisine bir yüzük verip seni seviyorum beni bekle diyen sevgilisini, bir ömür bekledi.
Hiç evlenmeyen Flora Behar ihtiyarlar yurdunda yaşıyor. Aşkına ve verdiği söze karşılık bir ömür bekleyen güzel kadın şimdi tam 85 yaşında. Artık geri gelmesin onu affedemem diyor.
Şişhane, Tünel, Taksim meydanının saygın ve ihtişamlı dönemlerimden övgü ve hasretle bahsediyor. Flora, 1940 ve 50’ler de yüksek kaldırımlarda otururken Mordo ile komşudurlar. Flora ile bir nalbur olan Mordo birbirlerini beğenir ve aşık olurlar.
Hayatını bir aşka feda eden kadın bize aşkını söyle anlattı.
Öyle buluşmak ve görüşmenin pek kolay olmadığı o yıllarda bir fırsat yaratıp Sıra Selviler’de buluşmuşlar. Mordo, ona bir alyans verir. Kendisini çok sevdiğini, evlenmek istediğini onu beklemesini söyler. Flora aşkına onu ölene dek bile bekleyeceğini söyler. Sevinçten uçan genç kadın onun geleceğini söylediği günün hazırlıklarına başlar. Sevdiği adam gelecek, ailesi ile tanışacak, evlenecekti.
Bu heyecanlı süreçte onu dört gözle bekler. Ancak günler, aylar, yıllar geçer. Gelen giden olmaz. Arayıp sormak nahoş gelir ona, ne kendisini, ne onu kırmamak için karşısına çıkıp hesap sormayı, neredesin sen demeyi hiç istememiş.
Fakat Flora Bir gün Mardo’nun nalbur dükkanının olduğu yere gider, çok uzaktan hareket ettiğini görür. Yaşadığını gördüm ya, bana yeter deyip, bir daha onu uzaktan da olsa görmeye gitmez.
Bu arda kardeşleri evlenir, onların çocukları olur, doğanlarda, ölenlerde olur. Ailesinin birçok ferdi yurtdışına göç eder. Flora gitmek istemez. Gitmem, gidemem benim sevdiğim adam burada, ben onunla aynı şehirde olmalıyım der. Genç ve çok güzel bir kadın olan Flora bu arada gelen tüm evlenme tekliflerini reddeder. Söz verdiği gibi onu bekler, hem de bir ömür boyu.
Şimdi gelse de artık olmaz, istemem diyor. ,
Florayla röportaj
_ şimdi gelse ne yaparsın?
_ olmaz istemem!
_ Peki ama neden reddettiğin adamın alyansı hala parmağında?
Acı acı gülerken bile alyansını kabeyi tavaf eder gibi okşuyordu. Mahcup, gülüyor, anladım ki sevdiği adama ait anılarını kusursuz anımsıyor, saklıyor…
***
Gidişinin bir adı yok ey sevgili
Gitti nedenini bile söylemeden…
***
Ben on yıl önce, Komşum, kuaför arkadaşım Çetin sayesinde tanımıştım Florayı, onunla Zeki Müren den “seni görmem imkânsız’ ı ” dinlemiş, karşılıklı aşkı konuşmuş, hikayesini dinlemiş, ağlaşmıştık.
Ben onun aşkından çok etkilenmiş, ona itafen birçok şiir ve öykü yazmıştım. Bu gün onu ziyarete ihtiyarlar yurduna gittik. Ona yazdığım şiirlerimi okudum, çok memnun oldu ve beğendi. Derken vedalaşma zamanı geldi, izin istedik. Bizi dışarı kadar uğurladı. Artık ayakta duramıyor ama hala direniyordu. Ben tam kapıdan çıkıyordum, seslendi, döndüm gözleri buğulu, ağladı ağlayacak, titriyordu, bastonuna tutunarak dikkatlice yüzüme baktı
__ sence hala güzel miyim ?
__ flora sen çok güzelsin, eğer seni görürse inan çok beğenir, merak etme
Dışarı çıktık, başka söylenecek çok şey var boğazıma düğümlenen ama sadece hoşça kal diyebildim…
***
Sizler, deliler gibi büyük alışveriş merkezlerinde veya internette sevginize gösterge (hediye) arayacağınıza, kendinize böyle gerçek bir seven bulun derim. Eğer varsa sakın elini bırakmayın ve kıymetini bilin…
Sevgilerimle…
İlknur Bektaş
Bize oy verin size tapunuzu verelim
Siyasi parti başkan adayları ve üst karar mercileri son birkaç aydır ciddi ciddi oy ve sempatizan kapma turlarıyla esnaf ve ahaliyi ziyaret etme yarışındalar. Kimi görsek yanında semtin önde gelenleri, partinin sevilen yüzleri, milletvekilleri, bakanları ile sokaklarda ya da derneklerdeler.
Hemen hepsi dersine iyi çalışmış öğrenci gibi aday oldukları bölgede sorunları yalamış yutmuşlar. Buz dağının üstü ve suya değen noktalarında tur bindiriyorlar.
Örneğin Beyoğlu ve Okmeydanı, buralara adım atan siyasi bize oy verin size tapunuzu verelim diyor. Peki, bu slogan kaç yıldır, kaç siyasiye başkanlık koltuğu kazandırdı dersem sonuç ortada. En az 5 belediye başkanı.
Merak ettiğim, belediye başkanları seçimi kazandıkları zaman çarpık kentleşme konusunda hiçbir bilgileri yok muydu, gerek kendilerinin gerek ekiplerinin. Eminim vardır. Peki, oy isterken ve vaatler verirken söyledikleri sözleri neden unuttular, neden tapu ve çarpık kentleşme konusunda kesin bir çözüm gerçekleştiremediler?
İmkânları mı yoktu?
İktidar mı engel oldu?
Bence ikisi de değil. Kaygılarım ve korkularım var bu bölge ile ilgili. Tarihe değer veren bir insanım. Burada anıt taşı adına yıkımlar yapılmaya çalışıyor, Yapılanlar da, gerçekçilikten çok uzak ve insana kötü şeyler düşündürüyor. Anıt taşları değerli (ise) iki türlü bir çözümü, işin uzmanı olmayan ben bile üretebiliyorum.
Birincisi, olduğu yerde muhafaza, çevre koşullarını ıslah ederek, yani öyle işime gelen yerde hemen yanına (dibinde) ben Semt Konağı yaparım, işime gelmeyen yerde ev, bina, apartman yıkarım fikriyle değil tabii.
İkincisi de bütün taşları bir araya toplayıp bu taşların alındığı noktalara ait bilgilendirme levhaları ile uygun ve korunma koşullarının oluşturulacağı açık bir müzeye taşımak. Bunun yapılmış örnekleri de var tabii, Harbiye’de ve yurt dışında. Yapılabilir mi bence evet yapılabilir ama anıt taşları ile ilgili bir adım atılmadı tıpkı tapu gibi.
Şimdi işgalci denen halkın kendi insafıyla korudukları ok taşları evlerin önlerinde, bahçelerinde yüzyıllık ihtişamı ile durmakta olan sokaklarda yürüyerek, onlarla tokalaşarak oy istemek ne garip bir çelişki.
Okmeydanı bildiğiniz gibi 50- 60 yıldır gecekondu sıratında. Fakat yaklaşık 10–15 yıldır da bahçe içindeki karmakarışık evler, çok katlı çok kompleksli ve donanımlı.
Evlere kaçak diyen sistemin, verdiği nimetlerle elektriğini, suyunu, doğalgazını, internetini kullanıyor. Kaçak evlerin işgalcileri sıfatını verdikleri halkla tokalaşan ve oy isteyen yine bu partililer ve belediye başkan adayları. Aynı insanlarla yıkım günleri de tanışıyorlardı. Birbirlerini tanıyan ve bilen insanların keser döner sap döner hesabı yaptıkları an geldi. Daha öncekiler gibi şimdikiler de aynı cümlelerle kapı önlerinde maskeli gülümsemeler sergiliyorlar. Soruyorum aynı halk, aynı slogana ya da yalana inanıp yeniden sizlere oy verecek mi, ne derseniz?
Burada işler karışık, çünkü şimdi bütün siyasi partiler aynı şeyi vaad ediyor. Her başa gelen, sorunu çözen olamadığı için iş daha da içinden çıkılmaz hale geliyor. Birinin başkanlığında verilen tapu belgesi yerine geçen tapu tahsis belgesi, diğerinin başkanlığında değersiz ervak hükmünü alıyor. Sorun halledilemediği için güven ve inanç yitirilmiş durumda bu yüzden ziyaretler anlamsız. Güven sarpa sarıyor.
Buyurun siz karar verin, kime, neden oy vereceğiz?
Tapu verene mi, ya aldığımız tapuyu diğeri önemsiz evrak sayarda buraları bir daha yıkarsa veya tapulu tapusuz burayı bir bahane ile istimlâk ederse bu millet ne yapar, milletin sonu ne olur. Siyasetten, siyasetçiden hesap sormaz mı? Bu sorunu çözecek bir akıllı ve vicdanlı biri yok mu?
Beyoğlu ile ilgili
(AKP’li) Ahmet Misbah Demircan “Artık sorunun çözüm aşamasındayız, kimseyi mağdur etmeyeceğiz” diyen mevcut belediye başkanının semtlerde kurdukları sağlık ocakları ve semt konakları ile kadın ve yaşlılara hizmeti büyük bir artı sağlamış durumda. Demircan’ın en büyük sempatizanı gençler. Okullara iyileştirme yatırımları ve başarılı gençlere yönelik yurtdışı gezileri ilk akla gelen çalışmaları. Demircan ile yeni adayların birçok konuda söylemleri birbirine benzer.
Tapu konusu benimde sorumun diyen ve yaklaşık 10 aydır hazırlıklar yaptığını anlatan MHP li Rüstem Fırat çözümün hazır olduğunu, kendi doğup, büyüyüp, oturduğu semtinden aday olmanın avantajlarını büyük projelerle ispatlayacağını vaad ediyor. Üzerinde çalıştığım konu “okullar ve uyuşturucu konusunda semtte büyük bir temizlik sözünü de aldım MHP li başkan adayından. Birde kadınlar konusunda iş ve eğitim konusunda sürprizleri olduğunu anlattı.
CHP li Mustafa Dolu ise “Kimsenin evinin yıkılmayacağını ve buraların kimseye peşkeş çekilmeyeceğinin namus sözünü veriyor”. Dolu, sözlerine Okmeydanı ile ilgili özel yasa çıkaracağız bu konuda hazırlıklıyız. Tam kadro ekibimizde bu konuya hakim vasıfta kişiler var, hep birlikte göreve hazırlanıyoruz. Ayrıca horlanan ve dışlananların sesi olacağız, alan el, veren eli göremeyecek” dedi.
Bekleyelim görelim diyorum iyi şeyler vaad ediyorlar, bizlerde iyi işler yapsınlar istiyoruz. Adımıza önemli kararlar veriyor, imzalar atıyorlar, bizler onlara oy veriyoruz, çalışmalarını takip edeceğiz tabii, oy verdik bitti değil, oy verdik, hani ne oldu demek için buradayız. Günü geldiğinde bu sözlerini hatırlatacağız tabii, unutkan bir milletin, unutkan olmayan bir ferdi olarak ben buradayım…
İlknur bektaş
21.02.09
BİZİM KADINLARIMIZIN HER GÜNÜ
Kadınlar günü bizim kadınlarımız hakkında gözlemlediklerim
Bizde çocuğu olan aile kızı olduğunda biraz eziktir hiç dudak bükmeyin buna toplum olarak şahidiz. İstisnalar kaideyi bozmaz dediğimiz örnekler tabii ki var, olmalı ve çoğalmalı mutlaka. Bizim erkek egemen toplumumuzda üst üste erkek çocuğu olup üzülen aile sayısı oldukça azdır ama üst üste ikinci hatta üçüncü kız çocuğu olan ailenin durumu adeta bozguna uğramış gibidir.
Peki, erkeğin değerini arttıran kim? Kadın! Bu ailelerde kadın yok mu? Var.
Ee nasıl yani değimli? Bence şöyle benim yapamadığımı sen yap diye buradan sonrası ona yüklenen değer ve itibar erkek egosu denen o kutsal şeye hizmet ediyor. Ulaşılamayan bütün özgürlüklere o ulaşmalı ve tüm yasakları o delsin diye bütün çocukluğu boyunca doldurulan bir alt benlik. Aynı özgüven aynı hayallerle beslenen bir kız çocuğu yetiştirse anneler, bu gün bizler daha iyi yerlerde olan milletlerden biriydik. Abartmıyorum öyle. Kadın ve kızlara koyulan kota ( bu kota hukuki değil, insanların beyninde ) öyle bir engel oluşturuyor ki, nereye elini atarsan at mutlaka önünde, sis perdesi gibi, elle tutamadığın ama gözle gördüğün bir engel!
Çocuksun, bir kız çocuğu isen taciz ve tecavüzden daima sakınmalısın. Eğer böyle bir şey yaşarsan unutma bu senin suçun! Artık aklanamazsın, ne kadar küçük olursan ol. Sen bir kız çocuğusun, böyle şeyler SENİN başına gelebilir!
Dayak yersin, önce ağabeyinden, sonra bir kadın olan annenden, sonra babandan da, evlenirsin kocandan, bir gün oğlun olur ondan da işte o zaman SUSMALISIN.
Çünkü kadın dayak yer bizim toplumumuzda. Böyle gördük. Hep böyle değilmidir analarımızın söylemleri, ben dayak yemedim mi? Dayak yemeyen kadın mı var?
Babadır dövere de sever de ( hatta kocada öyledir ya?! ) öyle özel bir sebebi olmaz senin yediğin dayaklarının. Bazen işleri kötü gider adamın, bazen dışarıda morali bozuktur bir tek sana patlar! Karısısın ya? Adam haklı! Bunlara katlanmayıp sesin çıkartmaya kalkarsan ya kapı önüne konulmakla tehdit edilirsin ya da aldatılırsın. Adam aldatmakla haklı dilin pabuç kadar. Dırdırcısındır. Kesin çok şey istiyorsundur, çalışmıyorsun para para diye bıktırdın adamı, öyle ya çenen durmuyor. Aldatılmak senin kaderin. Çocuklar desen bambaşka bir dert. Ne istekleri biter ne sorunları.
Çocuklar her zaman babanın, buna itirazı yok kimsenin! Bakmak, her an, her saniye, tam destek, hep destek için onlara endeksli yaşam biçiminin zaten gönüllü bekçisidir ana, peki ya baba?
Aaa ne alaka o yorgun işe gidiyor, çalışıyor, para getiriyor ne yani bide sizinle mi uğraşsın? Çocuğun ateşi mi var, iyi bakamadın zaten, senin suçun bide seninle doktora gidecek, gece gece, hayatta olmaz? Has bel kader gittiniz diyelim, kavgasız döneceğini sanıyorsan yanılırsın!
Sen kadınsın işini yap, çocuğuna bak sus otur!
Birde bu kadar çilenin içinde çalışma hayatına giren, girebilen mücadeleci kadınlar var. Herkese ve her şeye rağmen varlığını ispatlamaya ve ailesine katkısını vermeye çalışan; fakat bir türlü yaranamayan?
Bir kadın çalışıyorsa, bütün bir iş gününün yorgunluğu ile eve gelip kapıdan içeri girdiğinde, sabah nasıl bıraktıysa, akşam daha dağınık bulur. Sanki az evvel işten gelen o değilmiş gibidir. Hiç yorulmamış gibi acele ile ev işlerine, yemeğe dört elle sarılır. Dinlenmek veya anlayış görmek pek karşılaştığı şeyler değildir onun, hakkını aldığını veya almadığını düşünmez de o. Bazen annedir, bazen kardeş, bazen eş.
Hep fedakârlığa programlamıştır hayatını.
Ve bazen bir kadın hakkını aramak ister belki aile içerisinde, belki iş yaşamında, belki de akademik kariyer basamaklarında, işte o zaman yine en başa döner, engelleme, psikolojik baskı, dayak, taciz, tecavüz, tehdit vs vs vs
Kendini şanslı görenler ve gerçekten şanslı azınlık, bir düşünün bunların en azından birine hiç şahit olmadınız mı?
KADIN
Kimi der ki kadın
Uzun kış gecelerinde
Yatmak içindir.
Kimi der ki kadın yeşil bir
Harman yerinde dokuz zilli
Köçek gibi oynatmak içindir.
Kimi der ki ayalimdir,
Boynumda taşıdığım vebalimdir.
Kimi der ki hamur yoğuran,
Ne o,ne bu, ne döşek, ne köçek,
Ne ayal, ne vebal
O benim kollarım, bacaklarım
Yavrum, annem, Kız kardeşim,
Hayat arkadaşımdır.
Nazım Hikmet Ran
Tüm Kadınlarımızın gününü kutlar, öpülesi ellerinden öperim, sevgilerimle..
İlknur Bektaş
Sanat Yaratıcılığın Bilim Hayal Gücünün Eseridir
Hepimizin kendisiyle biraz sohbete ihtiyacı vardır. Bende geçen gün kendimle sohbet etmek istedim. Öyle tatsız tuzsuz olmaz, biraz işin içine lezzet katmalıydım. Kendime birde ödül verdim. Bir süredir ertelediğim bir yere ve “Oyuncak Müzesine” gitmeye karar verdim.
Sizlere bu müzenin kurucusu Sunay Akın’ın o davudi ses tonunu, yazdığı muhteşem şiirlerini, kitaplarını anlatmayacağım, ilgilileri zaten bunları bilir. Ben sizlere önce Sunay Akın’ın düşün dünyasını ve sonra bize ışık tutan çizgisi üzerine fikirlerimi anlatacağım.
***
İlham perisinin çoktan terk ettiği bir toplumun, az sayıda üretken insanlara sahip olması şans mı, yoksa onların çabaları diğerleri açısından bir çılgınlık mı, o başka bir tartışma konusu…
Önce, medeniyetin büyük alışveriş merkezlerinde alışveriş yaparak kazanılmadığını birilerinin yüksek sesle söylemesi gerek. Üst katlarında popüler bir sinema filmi izleyip, yemek yiyip evinize gitmek içinizi rahatlatmasın. İlerleme ve aydınlanma adına bir adım değil bunlar. Günü geçirmekse evet o.
Araştırmacı, kültür varlıklarını korumacı bir nesle sahip olabilmek için geçmişten destek almak, kaçınılmaz bir zaruriyet. Televizyon ve bilgisayar bağımlılığından kurtaramadığımız bir gençliğe sahip olduğumuzdan çareler aramak ve üretmek ihtiyacında hissediyorum kendimi. Sırf bu düşünceye cevap verecek bir uygulama yapan herkesin çabasına da hassasiyetle yaklaşıyorum. Kitap okumayan, araştırıp inceleyip öğrenmeyen, önüne konanla yetinen, geneli tembel olan bir milletiz. Durumumuz ortada, memleket olarak başarılı olamadığımız ve hala debelenip durduğumuz hayati alanlar arasında ilk sıralamam gereken örnekler Ekonomi, Bilim ve Sanat.
Turizm ve kültür çok iç içe ve birbirini besleyen unsurlar, sanat yaratıcılığın, bilim hayal gücünün eseridir zaten çalışma ondan sonra geliyor. Sıralama da öyledir önce proje, sonra üretim. Biz toplum olarak, kendimiz hayal kurmuyor, kurdurmuyoruz, kurana da mani oluyoruz zaten, peki ne oluyor, bu hamurdan bir şey çıkmıyor. Hayal kuran insan üretime yakındır ve bir hayali olan insan kendisine ve çevresine faydalı olabilecektir.
Bir hayalmiş uzay, Jules Verne uzaya (aya) gidip geldi, on yıllar sonra tıpkı onun kitabındaki gibi uzaya gidildi, bazı hayâsızlar onun kâhin olduğunu bile idea etti! Fakat aya gidişte, kitap mı buna zemin hazırladı, onun hayal gücü mü bilim adamlarını mı tetikledi bilinmez? Bakınız bir sanatçının bilime faydası.
Bir gün Rahmi Koç’a babası Vehbi Koç Almanya dönüşü bir elektrikli tren almış, şu an ülkemizin ve dünyanın sayılı sanayici ve işadamlarından, bunu neden örnek verdim, şimdi Haliç kıyılarında Rahmi Koç Müzesi ile bunu herkesle paylaşıyor. Koç, küçükken kendisine alınan bir oyuncak ile hayatının yönünün nasıl etkilendiğini anlatıyor. Bu gün bile unutamadığı bir oyuncağı var hala, oyuncak bir tren.
Sunay Akın bir sanatçı, çok oyuncağı olmuş, ya da oyuncakların onda bıraktığı izleri.
Bu yüzden duyarlı, hassas, şair ve yazar. İçindeki çocuk hep capcanlı, hala oyuncaklar alıyor. Belki de kendine alıyor, adına her ne kadar müzeye dese de…
Herkesin oyuncakları vardır, ya da hiç alamadığı. Belki de görüp de, aaa, deyip şaşıracağı. Sunay Akın dünyanın herhangi bir yerinde başka dilleri konuşan çocuklar ne ile oynar, onların oyuncakları nasıldır demiş, merak etmiş, araştırmış ve sonuçları bu yüzyıllık konakta, “Oyuncak Müzesinde” mutlaka kendi çocukluğunuza geri dönün. Bir psikiyatr koltuğunda değil, oyuncakların arasında.
Sizler de ne varsa kafanızı kurcalayan merak edip araştırın. Hem kendinize bir iyilik yapın hem de topluma bir faydanız olsun. Hayal kurun, Kim bilir belki çok değerli bir buluşa imza atacak ya da kendinizi yeniden keşfedeceksiniz daha ne olsun. İyisi mi en yakın zamanda çocuğunuza bir oyuncak alın. Hatta içinizdeki çocuğun tutun elinden, ister müzeleri gezin, ister sohbet edin, emin olun size çok iyi gelecektir.
İlknur Bektaş
Seçime günler kala tapu veriliyor
Akp’ li Beyoğlu Belediyesi 22 temmuz 2007 seçimlerinden bir ay önce bu gün yaptığı gibi (ekteki belgede ) yine aynı şekilde “Belediyeye müracaat ediniz tapularınızı alınız yazan el ilanları dağıtmıştı.
Amaç, seçimlere günler kala Akp’ li belediye, beş senedir (aslında 15 sene) iktidarda olmasına rağmen bize oy verin size tapularınızı verelim demektedir.
Belediyenin tapu ile ilgili dağıtmış olduğu el ilanlarında (gelin tapularınızı seçimden sonra vereceğiz, yazılıyor)
Bölgenin tamamının takas yoluyla Vakıflardan, Hazineye geçtiği belirtilmektedir. Hâlbuki 14 ayrı bölge, 114 dönüm arazi takasa sokulmamıştır, burada yaşayan on binlerce insan tapu alacaksınız diye kandırılmaktadır.
Tapular verilse bile bölgenin imar planları olmadığından, rayiç bedeller bizzat belediye başkanı tarafından söylendiği gibi halkın ödeyemeyeceği yüksek bedeller olacağından büyük korku ve kaygı duyuluyor.
Ayrıca Anıtlar Yüksek Kurulunun almış olduğu 30.05.2007 tarihli Okmeydanı ile ilgili kararın özeti açık ve nettir ve şu anlama gelmektedir. “Okmeydanı’nın tamamı sit alanıdır ve üzerindeki bütün yapılar boşaltılmalıdır”, kararını içermektedir. Bu karara rağmen mevcut belediye yinede tapularınızı vericeğiz demektedir.
Bu bölgede yaşayan halkın büyük çoğunluğu, iş, eğitim yoksunluğu ve maddi imkânsızlıklar la mücadele etmektedir. Büyük bir kısmının bahsedilen miktarlarda bedelleri ödeyemeyecek olması haksız çıkar ve kazanç elde etmek peşinde olanların iştahını kabartmaktadır. Yüksek rayiç bedellerini bölgede yaşayan insanların ödeyemeyeceği bu günden bellidir.
Örneğin Piripaşa, Sütlüce, Örnektepe mahallelerinde Vakıf arazisi olmayan, Belediye arsalarının tapuları çıkmasına, imar durumları olmasına rağmen, insanlar rayiç bedelinin çok yüksek olmasından dolayı, üzerinde yaşadıkları arsalarının tapularını alamamışlardır.
Bu yerleri ( Belediye ) belediyenin yapmış olduğu açık ihaleye çıkartarak (bakınız: www.ibb gov.tr -arsa ihaleleri). Rayiç bedeller yüksek olduğundan dolayı üzerinde oturan vatandaşın yerleri ellerinden alınarak, parası olana satılmaktadır.
İşte belediyenin uygulamış olduğu planlar ve seçimler sonrası Okmeydanı’nı bekleyen tehlike.
Size tapunuzu vereceğiz diye ilan dağıtan belediyenin cevaplamadığı sorular var.
Bunlardan en önemlileri: yeriniz için ne kadar miktar ödeyeceğiniz, yerinizin takasa girip girmediği, sit alanında olup olmadığınız, imar durumunuzun olup olmadığı?
Tüm bular belli olmamasına rağmen, hala gelin bize oy verin, size tapunuzu seçimden sonra vereceğim demek burada yaşayan insanları geri zekâlı yerine koymaktır.
İlknur Bektaş
En büyük yanlış yanlışların farkında olmamaktır
Sizlerle bu gün son günlerde çok hoşuma giden bir misali paylaşacağım. Çünkü içinde bulunduğumuz durumu açıkça izah etmekte, durumumuza ayna tutmakta.
Karıncanın taşıdığı su
Nemrut, Hz. İbrahim’i yakmak için ateş yaktırmış, Hz. İbrahim’i mancınıkla ateşin ortasına atarak yakacak ve gücünü herkese göstererek, bir daha kendisine karşı çıkılmasını önleyecekmiş!
Bunu duyan bir karınca ağzını su ile doldurarak boyu göklere uzanan ateşe doğru koşmaya başlamış. Diğer bir karınca onun bu telaşını görünce hemen yanına yaklaşıp “Nereye böyle arkadaş bu acelen niye?” diye sormuş.
Ağzında su taşıyan karınca ağzındaki bir damla suyu ellerinin arasına alıp, “Duymadın mı?” demiş; “Nemrut Hz. İbrahim peygamberi ateşte yakacakmış işte o ateşin olduğu yere su götürüyorum…”
Diğer karınca buna gülmüş “Senin bir damla suyun o ateşe ne yapar ki?”
Suyu taşıyan karınca “Olsun” demiş,
“Hiçbir işe yaramasa da hangi taraftan olduğum anlaşılır!”
Kıssadan hisse
Bu toprakta yaşayan ve kendini birey olarak ifade eden herkes, yapılacak seçimlerde vatandaş olmanın gereği ve sorumluluğu içersinde hareket etmeli, hiçbir mazerete sığınmadan oyunu kullanmalıdır.
Bu ülkede çok konuşan çok, bir o kadar da oy kullanma zahmetinde bulunmayan seçmen var. Yaklaşık olarak 11.000.000 mevcut seçmen var. Bu oylar sandığa gitmediği sürece asla gerçek düşüncenin tam kararı ve yansıması belli olmayacaktır.
Yakın gündemimizdeki Tandoğan ve Çağlayan meydanlarındaki kalabalığın ne kadar gerçeği yansıttığını bile tartışmalı. Oylarımıza sahip çıkarak, gerçekte tavrımızı net olarak yansıtmalıyız. İşte bu yüzden seçim sandığına fikirlerimiz ve beklentilerimizi düşünerek gitmemiz, bizlerin bu ülkeye karşı en büyük yurttaşlık borcudur.
Lütfen unutmayınız; Seçmek ve seçilme hakkımızı kullanınız.
Atatürkçü, Milliyetçi, Vatansever, Çağdaş, Demokrat, Özde değil sözde VATANDAŞ
OYUNU KULLAN…
İlknur Bektaş
Gölgedeki Etekliler
Yine hepimiz kazanan ve kaybeden taraflar olarak değişmeyen yerimizi aldık. Aylardır süren büyük bir karmaşa ve kafa karışıklığının ardından seçimler bitti. Sonuçlar belli ki kimseyi memnun etmedi, kimse ortada oynamadığına göre yolunda gitmeyen şeyler var. Seçimlere kadar önemli olan halk, seçim sonrasında yine eski değersiz haline döndü.
Kimse kimsenin kapısını hal hatır sormak, tokalaşmak için çalmıyor. Çünkü oy telaşları bitti. Sorunlarımız ve yalnızlığımızla yeniden baş başa yız.
Sosyalleşmenin belirgin hissedildiği noktalarda İstanbul’un birkaç kadın adayı vardı. Bu seçimlerde de dikkatimi çekti, dekoratif figür olarak kullanmanın dışında önemli noktalara getirilen kadın adaylar pek yok gibiydi.
Göz önüne sürülen kadın adaylar aslında partilerin vitrinini süsleyen bir unsurun ötesine gitmiyor, gidemiyor. Hemcinslerinin sempati oyunu sağlayacağına inanılan bu kadınlar, üzerlerinde bir dolu başarı geçmişiyle erkek rakiplerinden pekte eksik değiller.
Çalışkan, azimli, hırslı bu kadınların toplumdaki diğer kamusal görevlerdeki etkinlikleri ve başarı grafiği tartışılmaz. Hiç birimiz acil serviste bize bakan bayan doktoru, inşaatın tepesindeki bayan bir inşaat mühendisini, büyük bir şirkette binlerce kişinin sorumluluğunu taşıyan mali müşavirin bir bayan olmasını yadsımıyor, hatta onların varlığından memnun bile oluyoruz. Birçok konuda daha anlayışlı, sempatik ve samimi geliyor bize. Peki kentsel yönetimlerde kadın adayların bu büyük sayısal azlığı kimsenin dikkatini çekmiyor mu? Düşünün bir bu seçimlerde tüm partiler 2 bin 941, il, ilçe ve beldede belediye başkan adayı olarak 371 kadını aday gösterdi.
Kadın adayları Destekleme ve Eğitme Derneğinin (KA-DER), 25 Şubat tarihinde yaptığı çalışmaya göre; partiler ve kadın adayların dağılımı şöyle. MHP 34, AK Parti 18, CHP 46, DTP 37, DSP 59, Anavatan Partisi 25, DP 36, Saadet Partisi 40, LDP 19, Hak ve Özgürlükler Partisi 1, ÖDP 3, EMEP 3, TKP 37, BBP 5, bağımsız 3 ve bazı yerlerde oluşturulan ortak platform da 5 kadın aday gösterildi.
Tüm bu bilgilerin ışığında, kadınların seçilmeye isteksiz ve uzak kalmalarının altında, toplumun özelliklede erkeklerin, tüm kadınları zorluklarının yanında, aralarına almayarak sert tutum göstermelerinin caydırıcılık anlamında çok önemli bir nedeni olarak görüyorum.
Ben siyasette kadın adayların tam karşısında onları izleyen kadınları gözlemledim. Örneğin DSP Beyoğlu belediye başkan adayı Banu Dalaman’ın konuşmasını izlerken kot pantolonlusu da, basma eteklisi de aynı duygu ile izliyordu.
Kadınlar, kadın adayı önce cesaretinden dolayı hayranlıkla sonra çıktığı yolda başarının imkansız olma korkusundan dolayı kaygı ve üzüntü ile.
Ülkemizde sadece Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da değil, İstanbul’da hem de Beyoğlu’nda pek çok kadın oy atarken bile eşinin istediği partiye oy attı ve atıyor, bu gidişle de atacak. Kendi hayaline oy atmak için cesareti bile olmayan bir kadının var olduğu bir toplumda, diğer kadına değil destek olması, oy atması bile imkânsız.
Kadını topluma kazandırmak ve toplumun kadını kazanması açısından kat edilmesi gereken çok uzun bir yol olduğunu düşünüyorum. Hani Almanya’da yaşayan Türklerin ortak sitemidir, ikinci sınıf insan muamelesi görüyoruz derler, işte tamda öyle varoşlardaki ve şehirdeki kadın. Her adımda işine gelene yer verip, işine gelmeyene yol vermeyen bu toplumun kadınlarının çekeceği çok cefa, yiyeceği çok sopa var. Öyle içlerinden sıyrılan birkaç kadının medarı iftihar olması bu yazgıyı değiştirmiyor. Kadınlar eksik etekleri ile gölgede kalmaya mahkûmlar. Uzağa gitmeyin arka sokağınıza bir bakın bana hak vereceksiziniz.
İlknur Bektaş
Truva atı
Gazi üniversitesinin, Türk tüketicinin alışveriş yaparken davranış biçimleri üzerine benimde özenle incelediğim ve üzerinde çalıştığım bir araştırması var. Bu araştırmanın detayları, davranış biçimlerimizin kodları üzerine ciddi cevaplar veriyor.
Türkiye’deki 81 ili kapsayan araştırma sonuçlarına göre, kırsal kesim de dahil olmak üzere Türk toplumunda 18-59 yaş arası kadın, erkek, kişisel olarak sabun, şampuan, diş macunu, göz farı, ruj, cilt ve el kremi, parfüm gibi kozmetik ürünlerine her ay en az 20 milyon lira para harcıyordu, bu gün neredeyse sıfırlandı
(Bu harcama kalemi, kuaför giderlerinin dışında).
Kadın erkek mutlaka ayda bir kere, gerek kişisel bakım adına, gerek sosyalleşmek adına kuaföre gidiyordu. Türk vatandaşı artık mecbur olmadıkça kuaföre gitmiyor.
İçinde bulunduğumuz dünyayı sarsan ekonomik krizin etkileri ile tüm Türk tüketicileri bu alışkanlığını bir kenara bıraktı. Artık kadınlar evde saç boyayıp, daha zor işlemler için evlerinde birkaç arkadaş toplanıp, yardımlaşarak sorunu gideriyorlar. (Kaş alma, ağda, fön, maşa, türban gibi). Lazer için ayrılacak milyarları herkesin yok. Bu yüzden krize kendince çözüm üretiyorlar. Aynı konuda erkeklerde saç kesimi haricinde kuaföre uğramıyorlar. Tıpkı karşı cinsin çözüm arayışına paralel.
Komşu teyze mahallenin sütçüsünden koca bir kova süt aldı. Sordum ne yapacaksın bu kadar sütü, yoğurt çok pahalandı, artık marketten almıyorum, aralarında iki misli fark var dedi. Kendi bütçesine katkı yapıyor ve haklı.
Kasaplar indirim ve promosyon yapıyor 1 kilo kıyma alana çekilişle bir küçük altın hediye eden bile var, talep patlaması bekliyormuş!
Eskiden yorgancılar ve ısmarlama terziler vardı mahalle aralarında. Hepimizin sabrına ve emeğine saygı duyduğumuz, onlar çoktan kapandı mesela.
Ayakkabı tamircileri de öyle sağda solda tek tük kaldı. Artık ayakkabı çok ucuz, kalitesiz olsa ne yazar, at gitsin, nasılsa yenisini alırsın, yaptırmayla kim uğraşır fikri bu değerli insanları da hayatımızın perdesinden kaldırdı.
Şimdilik sorun yok, peki her konuda kendi çözümlerini bulmaya, evde üretim ve tüketime yönelirse tüm bu kadın ve erkekler, gelişme ve ilerleme üzerine bunca atılım yapan ekonomi ve sanayinin sonu ne olacak.
Eskiden her sokakta bir de kuru temizlemeciler, mahallenin olmazsa olmazı bakkalları vardı. Şimdi ararsanız bir tane bulabilirsiniz çünkü pek çoğu krize baş eğdi ve kapattı.
Küçük esnaf bitti, cenazesi ortada kaldı!
Bu duruma keyiflenmesini beklediğimiz büyük rakipleri de kaygılı. Dev şirketlerde de aynı korku hâkim. Onlarda durumlarından pek memnun değil, her an bir şirket personel azaltıyor, muazzam bir küçülmenin içindeyiz, teğet çok zengine geçti, fakiri on iki den vurdu.
Birde madalyonun diğer tarafı var
Bu güne nasıl geldik, Gümrük birliği 2005 mevzuatı dolayısı ile yurdumuza giren yabancı ve özellikle ucuz, kalitesiz ürünler ile hem çok büyük miktarda paraları çöpe attık, hem de evlerimizi gereksiz şeylerle çöpe döndürdük. Yöntem şuydu hızlı tüketimi yaygınlaştırmak.
Bu sistemde, normalde daha pahalı bir ürünü, muadili olan çok basit işçilikli ürünle rekabet ettirdiler. İç piyasada basit bir limon sıkacağının bile bir kalıbının yapım maliyeti ve aşamaları hatta ham maddesi bu gün 1 TL ye aldığımız ürünü hiçbir şekilde kurtaramadığından bu gibi sektörlerde çalışan personel, usta, işçi, vasıflı ve vasıfsız elemanların tümü işsiz kaldı.
Bu ailelerde yetişmekte olan genç neslin onlarca sorunları vardı.
Ailevi sorunları, göç ve işsizlik problemli evlerinde, kendileri ve bulundukları toplumlar açısından bir nevi tehdit unsuru oluşturdular.
Kimi anlaşılamadığını söyledi evinden kaçıp tinerci, kap kaççı oldu. Sorunlu gelişen bu bireyler sigara, uyuşturucu ve benzeri alışkanlıklarla tanıştığından Kimi okuldan atıldı, geleceği ellerinden kaydı, kimi masum insanların canını acıttı.
Basit bir hesaplama ile ilk 1999 yılında kayıtlara geçilen kapkaç olayları 2002’ler de özellikle Büyükşehirlerden salgın gibi yayıldı.
Küresel mali krizin etkileri başlamadan yaptığımız hata ile beklide kendi kendimizi batırdık. 2005 yılında Türkiye’nin, Avrupa’nın bütün ürünlerine gümrüksüz olarak kapı açmasını bizim felaketimiz oldu. Gelen her ürünle hem paramız gitti, hem ticaretin dönen çarkı devreden çıktı, hem de binlerce kişi işsiz kaldı. Bunun kendi memleketimize en ufak bir faydası olmadığı gibi zararları dilimizin döndüğünce işte ortada.
Benim 2004 yılında yaptığım araştırmada “Türkiye Kozmetik Çöplüğü Olacak”
ve “Sahte Ürünler Başımıza Dert Açacak” başlıklı sürmanşetten yazdığım haberlerin doğruluğu bu gün ispatlanmış durumda. Şu an gelinen ve bu gidişle varacağımız nokta hakkında ipuçları da önümüzde.
Ekonomi Türkiye’nin her şeyidir
Bu millet çok badireler atlattı, atlatır efsanesini bir kenara koymak lazım. Sosyal adaletsizliğin, işsizliğin, parasızlığın sonu hiç de mükâfatlarla bitmez. Çünkü vatandaşın feda edecek evi, işi ve evladı kalmadı, hepsini parasızlığa kurban etti.
Türk gücünü ailesinden alır, ama aileler sapır sapır dağılıyor. Dışarıda rüzgar esse koşan politikacıların içerideki büyük fırtınadan ve yıkımlardan durumun vahametini görmelerini ivedilikle bekliyorum.
Sözün özü krizin aslında bir Truva atı olduğunu düşünüyorum, biz sadece dışını gördük, içinde mücadele etmemiz gereken çok büyük düşmanımız var, dikkat!
İlknur BEKTAŞ
Korku Tünelinde Yolculuk
Ben bu gün sizlere son günlerde siyasetin ve politikanın ne kadar çalkantılı olduğuna dair kaygılarımdan bahsetmeyeceğim. Zira bir seçim sürecine girdik, hala bitmeyen kavgalar ve itirazların fırtınaları var, ortalık toz duman.
***
Tam olarak sonunu kestiremediğim bir misafir ağırladık. Obama’nın gelişi ve gidişi birçok soruları ve sorunları beraberinde getirdi. Açıklanmayan beklentilerin konuşulduğu ve sözlerin verildiğine dair her kafadan bir ses çıkıyor ki gerçekten ilgili ilgisiz herkesin karnını ağrıtan cinsten şeyler bunlar. Gelecek adına gergin bir bekleyiş var sessiz çoğunlukta.
Kardeş kardeşe küslüğe ve akabinde düşmanlığa dönerse diye pek çoğumuzun yüreği ağzında. Bazen kardeşlerin arasında tartışmalar olur buna itirazım yokta, küslüğün ne olarak fatura edeceğini hesaplayanlara çok bozuluyorum. Bizde, kardeşliğinin ederini hesaplamak Müslüman, Türk kimliği ile örtüşmez. Zira hesapladığımız şey kar, zarar ortaklığı değil, bir şirketin mali raporlarını incelemiyoruz, aynı kanı taşıdığımız bir soyun ve bizim ortak geçmişimizi masaya yatırıyoruz. Üzerine üzerine gidişimiz bundan.
Verilecek her karar, atılacak her adımın devletleri ve milletleri ilgilendirdiği gerçeğini göz önüne alınca, bu vebali alanların pek rahat olmamaları gerektiğini düşünüyorum.
Buradan Ermenistan kapısı açılmamalı gibi bir görüş çıkarılmasını da istemiyorum. Ermenistan ile Türkiye ilişkilerini, karmaşık ve keskin bıçak olduğu bir gerçek. Fakat aynı zamanda dünya ekonomisinin yokuş aşağı büyük bir hızla gittiği bir dönemde, bizim sınırımızda, bize kültürel olarak çok benzeyen, yiyecek içecek, sektörü başta olmak üzere sanat ve müzik kültürlerimizin de birebir benzeştiği göz önüne alındığında vazgeçilmemesi gereken büyük bir pazar olduğu da unutulmamalı.
Her iki tarafın aslında birbirleriyle tamamı kötü anıları yok. Belki bazılarının kötü anıları vardır, tıpkı bizim olduğu gibi. Bunları tıpkı kan davasını sürdürmek ve sürdürmemek gibi düşünüyorum. Düşmanlığı körüklemek kolay ve bunu isteyen lobilerin varlığı da malum. Birde geçmişin hesabını bir kenara koyup önümüzü görmek gibi bir erdemle yaklaşmak, akıllıca, tavizlere daha duyarlı olarak denesek nasıl olur?
Bu sınır kapısı hem bizim için hem Ermenistan ve Azerbaycan için çok elzem ve ivedi bir dönüm noktası. Altın tartar gibi tartmak lazım her kararı. Geçmişe ve geleceğe imza atmak zor karar. Bu hassas ve uzmanlık gerektiren konu da değil anlatmak istediğim ama vicdanımın sesi sessiz duramadı yine.
***
Beni asıl rahatsız eden ülkemizde eğitim ve kadına değer verilmemesi üzerine giden bir kurumun başındaki proje sorumlusu olan Türkan hanımın şahsında tüm eğitim gönüllülerinin aldıkları yaradır.
Türkan Saylan, benimde hayranlık duyduğum birçok projeye imza almış. Cumhuriyet’in kadınlara verdiği eşitlik ve eğitim haklarını kazanamayanlar için verdiği çabadan dolayı her türlü övgüyü hak etmiş biridir.
Bundan üç, dört sene önce okuma yazma bilmeyen bir köy kızının kendisini fark etmesini işleyen bir sinema film senaryosu yazmıştım. Bu filmi yazarken bu kızı kurtaran ona yol gösteren, örnek bir kadın rol model gerektiğini düşünüyordum. Hemen aklıma Türkan Hanım geldi. Onun hayatını ve çalışmalarını inceledim. İşte bu dediğim bir anısını okuduğumda gece saat dörttü ve ben hüngür hüngür ağlıyordu. Beni ağlatan o anısı söyle idi.
“Siirt'in Pervari İlçesi'nin Kaymakamı bir gün telefon açıp, ilçesindeki 17 kızın 8. sınıfı bitirdiğini ve o güne kadar ilçeden hiçbir kızın liseye gitmediğini söyleyerek Türkan hanımdan yardım istiyor. Diyor ki, 'Eğer bu 17 kıza burs bulursanız, ben babalarını ikna ederim ve onları liseye yazdırırım.' O, 17 kıza burs bulunuyor; o kızlar okula gidiyor; aralarından üniversiteye gidenler de oluyor. Bu bir milat oluyor ÇYDD için. Doğu ve Güneydoğu'daki ilçelerden her yıl ortalama 20 kızın mezun olduğunu görüp, bu sayıyı arttırmak için bu kızlara burs sağlamaya çalışıyorlar. Böylece her ilçeden talepler yağmaya başlıyor derneğe. Tunceli'den 400 başvuru geliyor. Ne yapacağız, nasıl bulacağız diye düşünürlerken Sibel Asna aracılığıyla Turkcell'den yardım eli uzanıyor ve 5 bin kıza verilen bursla Kardelenler Projesi başlıyor.
Çağdaş yaşamı destekleme derneğinin tüm Türkiye’de faaliyetleri başarı ile yürümeye başladığında artık böyle bir sorun kalmadı. Bu çok büyük bir gelişme. Yeter ki öğretmen olsun köyde, orada yaşasın, lojmanı olsun. İlkokulu bitiren kız, okumak istiyorsa bir yolunu bulup, muhtara, jandarmaya gidiyor, valiye mektup yazıyor ve kendine burs olanağı yaratıyor. Bir de yurt olsun ilçelerde. Mesela Midyat'a iki yurt yapıldı, yine de yetmiyor. Yurt müdürü telefon etti, 'Hocam ne yapacağımı şaşırdım, hiç yer kalmadı ama 5 tane kız geldi, kapının önünden ayrılmıyorlar. Bir yurt daha yapın' ne olur dedi.”
Düşünsenize bir kartopu atıyorsunuz o bir anda çığa dönüşüyor Türkan Hanım ve ekibindeki her birey için ne kadar muazzam bir başarı ve sevinç, gurur duymamak mümkün mü?
Sivil toplum kuruluşlarının kızların okuması ile ilgili çalışmalarının, özü özeti. Anadolu kırsalında, okumak isteyen ama okutulamayan kızların kaderini değiştirmek. Akıbetleri mutsuz evlilikler, istenmeyen sevgisiz çocuklar ve hepimizin geleceği adına saygın bir duruştu. Kadının yalnızlığa mutsuzluğuna gömülmesinin ve kullanılmasının önüne geçmek için çalışan herkese bir kadın olarak bende minnettarım.
Ben o senaryoyu daha yazmadan Sezen Aksu’nun “Farkındayım” şarkısına takılmıştım. Zaten bu filmin çıkışı da bu şarkıya aitti benim için. Bu kızı yaşatmak ve bu kızı büyütmek üzerine bir hayaldi benimkisi de. Oyuncusundan, yönetmenine, mekânından, müziklerine her şeyi hazır, çekim tarihleri belirlenmiş olan filmimiz, son anda sponsorların destekten vaz geçmesi ile rafa kalktı. Sezen hanım ve ekibi ile görüşmelerimde bu fikir ve çıkışı çok değerli bulunmuştu. Festivallik bir filmdi. Bizde aksiyonsuz filmler pek tutmaz. Dünyadan ödül alır diyerek projeden son anda vazgeçildi! (Bize ödül değil para lazım denildi demek ki.)
Filmin ana fikri; bir kızın okumak ve ilerlemek için ölümüne çabası, kendi ayaklarının üzerinde durma isteği, zorla evlenmeye hayır demesi, bir eşya ve bir mal olmadığını ispatlaması idi.
Şimdi benim gelmek istediğim nokta. Sosyal sorumluluk projelerine bütçe ayıran ve bununla vergi indiriminden de yararlanan şirketlerin, bu konu hakkında tekrar düşüneceğini öngörüyorum. Eğer böyle bir şey olursa bu ülkemiz için büyük bir kayıp olacaktır.
Nedir sosyal sorumluluk projeleri?
Proje üreticileri tarafından toplumun ve devletin, sosyal adaleti, kişilerin birbirleri ile eşitlik ilkelerinde yetersiz kaldığı, hak ve desteği sağlamak için kurum ve kuruluşların bir araya gelmesidir. Öğretim görevlileri, sivil toplum kuruluşları ve birçok başarılı iş ve meslek gruplarından insanın günlerce gözaltına alınması ve adi bir suçlu muamelesi görmesi kamuoyunda bir korku tüneli yaratmak ve tünelden geçenlerin temas ettiği herkesin teyakkuzda olması için bir gözdağı ve vazgeçirme sistemi midir?
Sosyal sorumluluk projelerinin zor, ağır aksak yürüdüğü, ekonomik darboğazdan geçen ve hemen her konuda kısıntılı bütçelerle hareket eden ülkemiz yatırımcıları bu soruşturmalarla başlarına bir iş geleceği endişesi ile ya tüm projelerinden vaz geçerlerse ne olacak.
Ya da istenen bu mudur?
İlknur Bektaş
Kısa film büyük başarı
İç karartan gündemler ve konulardan içi bayılanlara bu gün güzel bir gelişmeden haber vermek istiyorum.
Sinema ve televizyonla uzaktan yakından ilgisi olanların en büyük hayali bir gün kısa film çekmektir. Kendi belirlediği bir konuda söyleyecek sözü olanların ilk tercihidir kısa film. Sözü de mesajı da direktir. Derdini tak diye önünüze koyar ve çekilir. Dolandırmadan, sizi uğraştırmadan işte der benim penceremden, bu budur. Kısa filmle fikrini çektiği sahnelerde tokat gibi yüzünüze çarpar, bırakır. Ben bu yüzden kısa filmleri çok severim. İzlemeyi daha çok, bu güne kadar neden hiç yapmadığımı da, düne kadar hiç sorgulamamıştım. Demek onunda zamanı geldi.
Geçtiğimiz aylarda Güngören Belediyesi 2008- 2009 Bilim Kültür Sanat ve Spor Ligi üst başlığı altında, ilköğretim ve liseler arası kısa film yarışması düzenlemiş.
Kısa filmin konusu kuşak çatışması.
Ben, Emre Zengin Oyuncu, tanınan bir yüzü var, çok iyi eğitimleri olan bir yönetmen, Melek Çavuşoğlu gelecekte bu ismi çok duyacaksınız, sanat yönetmeni ve Ali Çakmak eğitimleri çalışmaları ve planlarıyla parlak bir yönetmen. Bu kadro bizlerde jüri olarak seçilmiştik.
Biz jüri koltuğuna oturmadan önce aramızda bu filmleri hazırlayanların yaşlarının küçük olduğunu düşünerek daha insaflı olmak gerektiğini konuşmuştuk. Acımasız olunacak profesyonellikte değillerdir diye.
İlk filmi izledikten sonra dönüp söyle bir birbirimize ve önümüzdeki bilgi kâğıdına baktık. Bunlar gerçekten ilköğretim öğrencisi mi, lise öğrencisi mi diye. Yoo bir yanlışlık yoktu. İlköğretim öğrencilerinin kategorisiydi ve kuşak çatışmasını öyle güzel anlatmış ki çocuklar arkamıza yaslandık. Bu çocuklar bir harika diye.
Ellerindeki kısıtlı imkânları ile keşfedilmiş kıtada karanlıkta el yordamı ile doğru yolu bulmaya çalışıyorlardı. Bu konuda herhangi bir eğitimleri yoktu. Yalnızca kendilerine ait yaşanmışlıklarını anlatmak istiyorlardı. Sorunlarını açık ve kısa bir şekilde çok da güzel anlatmışlardı. İçim burkularak o yaşlara gittim. Hepimizin o yaşlarımızda rahatsızlık duyduğu konuları detaylandırmışlar. Oyunlarına kızılması, başkalarının önünde küçük düşürülmek, arkadaşlarının başarısını başa kalkma, abi kardeş kavgası, anne, baba ve çocuk arasındaki iletişimsizlik, genç ve yetişkin arasındaki güven sorunu.
Basit bir örneği ele alırsak, saygı konusunda her iki tarafın farklı beklentileri var. Biri yüksek sesle müzik dinlemeyi eğlence kabul ederken, diğeri bu hareketi sinir bozucu saygısız bir eylem olarak kabul etmesi; gibi sayısız konulara bu gençler parmak basmışlar.
Hem de kısacık sürede.
Yardım almışlar mıdır? Bence evet. Kısa film yapmak dışardan göründüğü kadar da kolay değil. En basitinden montaj ve ulaşımı nasıl sağlayabilirler? Bunlar anlayışla karşılanılacak basit ayrıntılardı. Seslerin çatlaması ve temizliği de yardımın boyutlarını ele veriyordu. Benim asıl ilgimi çeken metinlerin düzgünlüğü idi. Eğer bu metinler öğretmen ve velilerin değilse, gerçekten kendilerinin ise size nasıl anlatsam sarsılıyorsunuz.
Yaşlarını göz önüne aldığınızda daha çok düşünüyorsunuz. Ve diyorsunuz ki peki bu çocuklar hiçbir şey bilmeden bu kadar iyi şeyler yapabiliyorlarsa iyi bir eğitim verilse neler yapabilirler?
Ben bunları daha çok merak ediyorum.
***
Güngören Belediyesini yetişmekte olan çocuk ve gençlerimizi bu kadar güzel bir yöne yönelttiği için öncelikle kutluyorum.
Sanat hobi ve meslek guruplarının arasında bence en seçkin olan alanlardan biri.
Geleneksel olarak, spor ve folkloru etkinlik kabul eden anlayışlara farklı bir pencereden daha naif daha insancıl olan sanatın desteklenmesi alkışlanacak bir çaba.
***
Üstelik bu yarışmada kazanan öğrencilere Güngören Belediyesi 10 cumhuriyet altını veriliyor. Bu miktar, bu yaşlardaki bir çocuk için çok yüksek ve değerli. 10 cumhuriyet altını ile bu yaşlarda neler yapılır diye düşünecek olursak. Birçok alanda kendisini geliştirecek kurslara gidebilir( sinema televizyon, senaryo, montaj, bilgisayar, İngilizce, yüzme vs vs gibi). İlgilendiği her konuda daha iyi eğitim alabilir. Ya da kamera veya bilgisayar alabilir.
Bu ödülün birde manevi yanı var. Onu yüreklendirilmesi ve azmini arttırması geleceği açısından çok önemli kapıları aralayabilir.
Geçtiğimiz yıllara dayanarak kaygılandığım bir şey var. Tıpkı bir iki gün önce okuduğum haberde olduğu gibi olmamalı. Öğrenciler kazandı, öğretmenler İtalya’ya okul gezisine gittiler. Bu yüzden dilerim okullar ödülleri gerçekten çocuklara veriyordur. Eğer çocukların başarısına verilen ödül, hak sahibi olarak kazanan çocuklara verilmeyip okulların kendisinde kalıyorsa bu korkunç bir şey olur. Kazanan çocuğa basit bir hediye ile hakkı geçiştirilip asıl değerli olan maddi ödülü okul alıyorsa bu okulun kazancı olmaz. Okulun ve toplumun kaybı olur.
Geçmişi değil de günümüzü konuşacak olursak bu gün Güngören Belediyesini sanat adına yaptığı bu örnek davranışından dolayı kutluyorum. Yıllar içerisinde çok kapsamlı bu etkinliğin daha büyük katılımlarla(okul ve öğrenci) festival havasına bürünmesini çok isterim. Bir öneri getirme hakkım olsa idi kazanan çocuklara, hatta katılmak cesaretini gösteren tüm öğrencilere sinema televizyon eğitiminin A-B-C sini birkaç aylığına öğretileceği atölye eğitimi verilmesini çok isterdim. Gerekirse bu konuda gönüllü hocalığa bile varım.
İlknur Bektaş
İLK AŞKIM
İLK AŞKIM
Benim toplumsal dayatmalara alerjim var. Sevdiğimi söyleme özürlüsü olmadığımdan sevgililer, anneler ve babalar gününe de pek itibar etmem. Bu yazıyı sırf bu yüzden gecikmeli yazıyorum. Anneler günü geçti demenize baştan uyarı olsun diye.
***
Hiç bir sevgi ömür boyu sürmüyor, hiçbir sevgi size kendi bedeninden can vermiyor. Kanından süt olup, canına can katmıyor, evet annelikten bahsediyorum.
Hiç bir şeye benzemeyen bir duyguyu tarif etmeye çalışmak niyetim.
Yaratılmış en özel duygudur annelik. Aylar boyunca yüzünü görmediğiniz (bir canlıya) birine sadece kıpırtıya sevgi duymak, nasıl izah edilir başka türlü.
Dört kitabın hepsinde kutsaldır sevgi, hele bu sevgi anne sevgisiyse. Dünya ve ahirette her şey anneye duyulması gereken sevgiye, saygıya örneklerle doludur.
‘Yunus Emre nin annesine verdiği söz nedeniyle peygamberimiz Hz Muhammed’in kapısından geri dönüşü’ onun annesini kırmamak için gösterdiği bu yüce mükâfattan vazgeçmesini hem Allah C.C. cenneti ile ödüllendirmiştir, hem de peygamber efendimiz (s.a.v) hırkası ile mükâfatlandırmıştır.
Hz Musa A.S ahirette kendisine komşu olacak kişiyi merak eder ve Cenabı Allah’a gider sorar aldığı cevap karşısında meraklanır, acaba bu adam ne gibi bir ilim ve ibadet etmiştir ki bu insan Allah C.C’ rızasını kazanmıştır, gider adamı bulur. Evine tanrı misafiri olur, hizmet hürmet ibadet her şey sıradan gelir daha da meraklanır, kerameti ne acaba diye?
Misafiri ile yemeğini yiyen ev sahibi, büyük bir özen ve hürmetle yıllardır yatalak ve çok ağır hasta annesine yemeğini yedirir, bakımını temizliğini yapar. Annesini temiz pak bir şekilde yerine yerleştirir. Tam yanından ayrılacağı sırada annesi oğlunun kulağına bir şey söyler, oğul gülümser ve misafirinin yanına gelir. Kutlu misafir bu diyalogu merak eder, ne dedi anneniniz der. Adam annesinin her daim “oğlum, Allah seni ahirette Hz Musa A.S a komşu eylesin diye dua ettiğini söyler, bende âmin derim.
***
İslamiyet’te Peygamber efendimizin cennet analarımızın ayağı altındadır hadisi şerifleri annelerin yüceliğine verilen en güzel cevaptır.
***
Ne anneler tanıdım, hasta evladını yıllarca yatağında bakan, bir an bile bundan vazgeçmeyen.
Ne anneler var evlatlarının yollarını gözleyen. Ne anneler var darülacezelerde, huzur evlerinde, hastanelerde, hapislerde, askerde evlatları için gözyaşı döken.
***
Bence kutsal olan sadece doğurganlıkla kazanılan annelik değil. Evladına dünyada paradan daha önemli şeyleri öğretmek, ayakta kalacak hasletleri ona kazandırmak asıl analık. Çocuğuna vatanını, devletini, milletini, dinini, ailesini sevmeyi ve korumayı aşılamak anlık, insanlıktır. Ahlaken haksızlığa ve hırsızlığa karşı olmak, okumak ve öğrenmek yolunda olmak olamıyorsa bu yolda olanlara hürmette olmak. Bir zanaat ve meslek sahibi olmak, kendisinden ve içinde yaşadığı toplumdan sorumlu olduğunu ona öğretmek. İşte bir ananın en birinci vazifesi budur.
Bir millet böyle doğdu, böyle büyüdü, ilerledi şimdi bu özellikler kayboldu. Millet rezilliklere boğuldu. Zamanla analar ve babalar bozuldu olan çocuklara oldu. Varın siz gidip alışveriş yapın, ıvır zıvırlara para ve zaman harcayın. Sisteme alet olun. Aman ha annenizin bir işine zaman ayırmayın, onunla bir doktora, bir parka gitmeyin, karşılıklı bir çay içmeyin. Sizler nasılsa annenizin anneler gününü kutladınız görevinizi yaptınız, bitti, öyle değil mi?
***
En büyük aşk, hepimizin ilk aşkı, annelerimiz. Bütün emektar vefalı, cefalı, annelerimizin ellerinden öpüyorum. Anneciğim Seni seviyorum…
İlknur Bektaş
Kıyıköy, balık ağları ve rüzgar…
Bu gün size köşemden tatilimi ve tahlillerimi aktaracağım. Kırklareli’nin bir sahil kasabası olan Kıyıköy’e gittim. Burası artık benim son 14 senedir vazgeçemediğim bir yer...
Mahmutbey gişelerinden sonra, 140 kilometre uzakta, İstanbul’dan ortalama 2-3 saatte gidilebiliniyor. Edirne yönüne doğru önce Çerkezköy ayrımını, sonra Saray ayrımını takip edip, buradan da ağaçlı yoldan Kıyıköy'e varabilirsiniz.
Saray-Kıyıköy arası ise 30 kilometre. İki yanı ayçiçekleri ve böğürtlenlerle kaplı, virajlı ama temiz bir asfalt yoldan sonra Kıyıköy'e ulaşılıyor:))
Böğürtlenlerin çoğunu ben yedim, ama hala her yerde dolu dolu böğürtlenler var:)))
Hepinizin görmesini tavsiye ederim, balık seviyorsanız hımm, tam yeri dostlar, eğer isterseniz mutlaka orada bir saat önce tutulmuşunu kolaylıkla bulabilirsiniz, hatta siz bile tutabilirsiniz...
Burası doğası bozulmamış köy havası ile sinirlere ilaç bir yer. Tavsiye ederken bile ürküyorum ya insanoğlu burayı da keşfederken zarar verirse diye (hala sokaklarında pet şişe ve çöpleri yok, yaa işte bu kadar temiz) ama hepimizin bu kadar vurdumduymaz olmadığına dair benim hala umutlarım var ve herkesin burayı keşfetmesini istiyorum.
Burada yaşayan Kıyıköy yerlisinin bütün bir yıl boyunca ne yaptığını merak edenler için biraz bilgi veriyim isterseniz. Aslında Kıyıköy adından da anlaşılacağı üzere deniz kenarında olan bir köy. Halkının büyük çoğunluğu balıkçılıkla geçiniyor. Balıkçılık doğaya teslim olmuş bir yaşam biçimidir. Çünkü kaderler rüzgara, yağmura, dalgalara, balığın keyfine bağlıdır.
Burada yaşayan insanlar ve canlılarda ilk dikkatimi çeken, şehir yaşamına inat, panik anarşisinden sıyrılmış bir yaşam biçimi (hiç abartmıyorum)
Buranın ve hemen hemen tüm Anadolu’da yaşam kalıpları, doğum, düğün ve ölümle şekilleniyor.
En idealist olanının hayalleri şehir insanının sıradan fikirlerinden öte gidemiyor. Köylü kadın kızım evlensin, oğlum askere gitsin gelsin, iş tutsun sınırlarında hala.
Gençler teknolojiyi birbirlerine üstünlük sağlamak için kullanıyorlar, interneti arkadaş bulmak ve sohbet etmek için kullanıyor, son model cep telefonlarına sahip olmanın dışında hiçbir yeniliğe yakın ve ilgili değiller. Kadınlarda kozmetik sektörüne ve elektronik ev eşyalarının her şeyine yakın olmanın dışında başka bir merak gözlemlemedim. Üretim, fikir, yenilik, gelişme ve girişim yoktu, ne yazık ki güzel görünme dürtüsü insanoğlunun ilk saplantılarından biri olarak devamını sürdürüyor.
Bazılarının hedeflerinde (hepsinde değil) biraz daha toprak sahibi olmak var (oda kendileri için değil çocukları için).
Gözlemliyorum, insanların balık tutamadıkları günler için yaklaşımları hep uğursuzluk ve olumsuz gelecek kaygılarıyla dolu.
Balığın kendince çizdiği rotayı, insanca bir direnişle yenmek için olağan üstü gayretle yenmeye çalışan balıkçılar, aniden çıkan bir rüzgârla bütün olasılık hesaplarının yanında bu ani sürprizle hem hayatta kalmak, hem de balığı yakalamak için rutin olarak mücadele veriyorlar. Fırtınada denizin dalgalı olması balığa kendini odaklamış balıkçılar ve bu balıkçı köyü, üzerine ölü toprağı serpilmiş bir yer oluyor. Umutları ve beklentileri altüst olmuş insanlar havayı üzerlerinde dolaşan lanetin kalkmasını bekler gibi tepelerde ve balıkçı kahvelerinin önünde bekliyorlar.
Balığa endeksli, bütün bir yıl içinde bulunduğumuz şu birkaç ayın bereketi ile geçinecek bu insanlar için olumsuz hava koşulları ile karşılaşmak gerçekten bir felaket.
Gündüz ağlarını tamir eden balıkçılar, gözleri ufukta gökyüzünü ve rüzgârı bekliyorlar.
İyotun ve tuzlu suyun insanı günbegün bitirdiği düşünüldüğünde balıkçıların doğaya teslimiyeti daha bir manidar geliyor.
İlknur BEKTAŞ
Yasaklar ve Biz
Yasaklar ve Biz
Yasaklar ve bizi tartışmak istiyorum.
Bizler 70’lerin çocuklarıyız. Sokağa çıkma yasaklarını hatırlarız mesela, bekçi baba düdüğünü öttürdüğünde sokakların sadece onlara kaldığını anlardık.
Buna rağmen gerekirse çatıdan, balkondan hatta gölgelerin arasından gelen giden var mı diye gözetleyerek, diğer sokaktaki birileri ziyarete gidilirdi. Kimseler görmeden heyecanlı, cesur ve gizlice.
Sana yağının bulunamadığını karaborsadan satıldığını hatırlarım mesela, tüpün hatır belasına alınabildiği günleri bilirim. Ama yasak olan tüpün ve yağın alınması değil bunların karaborsadan satılmasıydı. Yapılıyordu, ihtiyaç vardı ve uyanıklara gün doğuyordu!
İstenen şeyin veya bir ihtiyacın karşılanmasında, ne kadar zorluk o kadar çok çıkış yolu!
Türk halkının yasaklara alerjisi ve yaratıcılığının hepimiz farkındayız. Şimdi yaşanan bir yasağa karşı, aynı kıvrak zeka ve yaratıcı fikirler, girişimler var.
Konumuz sigara yasağı.
Ben sigara bağımlısı veya tiryaki değilim ama çevremde sigara tiryakisi oldukça fazla. Onların kendi yaşam ritüellerin de belirli aralıklarla sigara içmek ve hayata es vermek gibi bir ihtiyaçlarının olduğunun da farkındayım. Buna ister anlamsız deyin, ister anlayışla bakın ama bu ihtiyaç kesin bir gerçek.
Şimdi bu insanların bir anda yasak karşısında büyük bir tokat yediğini birçok insan görmezden geliyor ve gelinmesini de istiyor.
Bu bıçak gibi keskin hamlenin bir adım öncesinde bir hazırlık veya bir çaba var mıydı? Ben hatırlamıyorum. Peki bunun için karar vericilerin, böyle bir adımı hazırlarken bir önceki ve bir sonraki adımlarını hesap etmeleri gerekmiyor muydu?
Kesinlikle gerekiyordu. Böyle oldubittilik bir karar olmamalıydı. Verilen kararın artı ve eksileri hesaplanmalı hatta sağlaması bile yapılmalıydı.
Sigara içicilerin yaşam kalitesini sağlık anlamında düşünen hükümet, ruh sağlığını, toplum düzenini ve huzurunu da kale almalıydı. Onlara özel çözümler hazırlamalıydı.
Sinirli, asabi bir memurun, işçinin çalışanın veya yakınınızın fırçasını yemeniz her yerde an meselesi. Tatsızlıklar ve uzlaşmaz tavırlı çalışanların hali gerçek bir trajikomedik durum içeriyor. Seçme saçma mazeretlerle işten kaytarmalar. Acaip akla hayale gelmeyen yerleri keşfetme, tehlikeli noktalara çıkıp sigara krizini gidermek artık olağan hale geldi.
Hatta Karadeniz de bir ucu dışarıda dumanını dışarı üflemek için ağzına hortum dayayanlar bile var, yurdum insanı çözümler arıyor.
Hava almak, dolaşmak veya alışverişe gidip bir çay molası vermek, bazen alelacele, bazen mükellef bir yemek yemek için gittiğimiz kafe, lokanta, dönerci, büfe hatta restoranlarda artık sadece dışarıda masası olanlar iş yapabiliyor. Küçük bir göz yummanın faturasını beş bin TL olarak ödemek istemeyen esnaf oldukça mutsuz. Ne müşterisini memnun edebiliyor, ne kendisini. Ceza az buz değil. Esnafın beli zaten ekonomik krizle kırılmış. Alım gücü ve kapasite tabanda, eksilerde.
Şimdi kim nereye gitsin. Esnaf ne yapsın. Müşteri ne yapsın. Eşi dostu mu küstürsün, bu cezayı (mı) nasıl ödesin. Bağımlı bu durumda ne olsun. Belirsiz.
Israrla aynı şeyi söylüyorum, içenlerin hakları ve durumları göz önünde bulundurulmalı onlara özel izinli alanlar olmalıydı. Tümden sadece evinde rahatça sigara içebilmek çözüm değil bayağı bir eziyettir. Sigara bağımlıları için madem çözüm aranıyordu sağlık bakanlığına bağlı özel ekipler merkezi noktalarda destek hatları hatta ilaç ve terapi yardımı sağlayabilirdi.
Bu destek ile de sigara yasağına halkın geçişi daha yumuşak ve atlatılabilir hale getirebilirlerdi. Amaç zorbalıktı demek ki. Acaba sigara içenlerden daha fazla kişilerin kendisini düşünen hükümet böyle bir desteği neden esirgedi?
Yoksa yasaklanınca aniden bu insanlar bırakır diye mi düşündüler. Madem bu kadar basitti de neden bunca insan ve dünya sigara ile savaş veriyor. Merak ediyorum, karar vericilerin sigarayı bırakma konusunda tıp ve bilim adamlarından daha mı fazla bilgisi var? Varsa lütfen kamuoyuyla paylaşsınlar.
Herkes ağız birliği yapmış gibi. Tamam herkes bıraksın ve iyi oldu diyor. Kimsenin bırakmak isteyene ve bırakabilene bir lafı yoktu ki zaten.
Evet yasak iyi oldu peki kime göre iyi oldu? Bence çoluk çocuğumuza yüzde yüz iyi oldu rahat nefes alsınlar. Yaşlı ve sağlık sorunu yaşayan nefes darlığı çeken insanlar için çok iyi oldu. Kapalı bir ortamda duman altı olmak istemeyen pasif içiciler için iyi oldu, rahat ettiler. Kendi iradesi ile içmeyenleri içmek zorunda bırakmak tam bir haksızlıktı, kabul iyi oldu. Ya içenlerin hakları?
Yasağın birde başka boyutu var. Büyük kentlerde erkeklerin sosyalleşmek adına uğrak noktaları kahvehanelerdir. Bilmem ne kadar dikkatinizi çekti. Bir bayan olarak yolunuzun üzerinde ve gidecek başka güzergâhı olmayanların en büyük sıkıntısıdır bu noktalar.
Kadınlar ve kahvehanelerin yasakla şöyle bir ilişkisi var. Normalde önünden geçmekten nefret edilen bu erkek egemen noktalar artık daha bir çekilmez ve rahatsız edici.
İçeride sigara içirtmeyen mekan sahibi, zaten sadece bir çay satabildiği müşterilerini tamamen kaybetmemek için tamamını, dışarıya attığı masalarda, kapı önlerinde ağırlıyor. Böyle olunca genç, yaşlı, kadın, kız ahlaksız bakış ve sözlere maruz kalıyor.
Acilen çok mutaassıp hükümetimizin bu sıkıntılı duruma birkaç boyutu ile çözüm getirmesi gerekiyor.
Vatandaş kameralı, güvenlik görevlilerinin kuş uçurtmadığı sitelerde oturmadığından yetkililer bu tip sıkıntıların varlığından tabii ki haberdar değil.
Son olarak çok eski bir hikâye ile yazımı bitireceğim.
Zamanın birinde halka vergilerle nefes aldırmayan padişah varmış. Bu padişah, her yeni vergiden sonra vezirini durumu takip etmesi için tebasının arasına yolarmış. Halkın tepkisini kontrol eden vezir, vergilerle halkın sokaklarda naralar isyanlar ettiğini duyunca padişaha kaygı ile durumu izah edermiş. Fakat padişah tepkileri umursamazmış. Padişah vergileri yeniden artırır. Bu tekrarlar bir süre daha devam eder, en sonunda bir gün vezir şaşkın ve tuhaf bir ifade ile halkın son vergilerle sokaklarda zil takıp oynadığını söyler. Padişah bunun üzerine telaşlanır, “Aman duralım.” der; “Durum kötüye gidiyor.” son verginin geri çekilmesini söyler.
Tepkisizlik en büyük tepkidir diyorduk biz, edep huyumuzdu ama kimse anlamadı. Şimdi padişahım, artık millet zil takıp oynuyor, umarım sizin tarafınızdan da durum anlaşılmıştır.
Herkesin birbirinin haklarına saygılı olmasını diliyorum, her anlamda…
İlknur Bektaş
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)